Unut-Mamak 9 – Gülmeye ihtiyacımız vardı../ Metin Bozdemir

Yüreğimizle ağladık.
Yüreğimizle!… .
Senin Yüzünden…

Ruhumda darb izleri var…
Dağ delermişsin Ferhat…
Gel de del bakalım şu dağları!
Vardiyalı hafriyat amelesi gibisin benim yanımda.
Bir görseydin deldiğin dağları Ferhat… ” (*)

Başkent Ankara’nın göbeğinde
Hüseyin Gazi dağının eteğinde
Mamak Guantanamo…
B Blok 7. koğuş…

“Yedinci goğuuuşşş, rahat, hazırol, koşar adııııım havalandırmaya.. marş..!”

“Ne.. mutlu.. türküm.. diyene.., koşar adım sayyy..!”

Havalandırmaya slogan bağırarak ve uygun adım koşarak çıkarken, kapıya yakın
erler ”hızlı goşun laan, bağırın laaagn..!” diye höykürürken, havalandırmaya yakın askerler de üç basamaklı merdivenden düşmememiz için; “yavaş koşun laagn, sesiniz çıksın laaan..!“ diye bağırarak bir taraftan önüne geleni neresine gelirse jopluyorlardı.

Bir elimizle ensemizi, bir elimizle hayalarımızı gelen darbelerden korumaya çalışıyorduk.

Havalandırmada üç tur attıktan sonra komutlar doğrultusunda hizaya dizilip yerimizde
saymaya başladık. Erler aramızda gezip, sesi çıkmayanları jopluyorlardı bir taraftan…

Az sonra, iki tarafında yüzlerinde gaz maskeleri, ellerinde pimini çekmeye hazır
gaz bombaları bulunan iki erle, nöbetçi subay belirmişti kapıda.

Malum komutlardan sonra, “soldan say” komutuyla “bir.., iki.., üç.., dört..diye bağırarak
olduğumuz yere çöküyordu herkes. Ben 26. Kişiydim, yüksek sesle bağırdım ve çöktüm.

Çok seri bir şekilde sayım devam ederken 27. kişi ve sonrasında cılız sesler gelmeye
başlayınca erlerde de hareket başlamıştı.

gözlüklü çık laaagn..!

Tekmil verip, iteklemesiyle taş duvarın dibinde buldum kendimi…

Diğer çıkarılanların ne yaptığına bakarak duvara karşı yüzüm dönük hazırolda beklerken
her an bir süprizle karşılaşacağımı anlamıştım. Koğuşun yarısı duvar dibindeydik.

120 son, yedinci koğuş emir ve görüşlerinize hazırdır komutanııııımmm..!

Andımızaaaaaaa…….. Başla..!

Türk’üüüüm, doğruyuuuum, çalışkanıııım. Yasaaaam büyüklerimi korumak, küçüklerimi…..!

Andımızı yüksek sesle bağırmayanlardan bir kaç kişi daha çıkarılmıştı sıradan…
Yüksek sesle bağırmayanlar, emirlere karşı gelenler..!
Biz emirleri uygulatmaktan bıkmayız

Yüksek rütbelinin bu nazik! hitabından ve eliyle 5 işareti yapmasından, neden sıradan
çıkarıldığımı anlamış ve oradaki en büyük hatamı yapmıştım.

Komutanım ben bağırdım” demeye kalkışınca eliyle 10 işareti yapmıştı
sinirli bir şekilde…

Er büyük bir zevkle ve iştahla emri yerine getiriyordu. İkinci joptan sonra elimi kaldıramaz
olmuştum, diğer asker elimi tutuyordu. Acı içinde kıvrandığımı gördükçe daha şiddetli vuruyordu. Yedinci jop avcumla beraber koluma da gelmiş, bileğimdeki metal kordonlu saat parçalanmıştı. Bayılacak hale gelmiştim. Saatın parçalanması eri insafa getirmişti. Daha yavaş vurduğu joplardan sonra yerime geçmiş, aynı komut ve joplanmalarla
koğuşa sokulmuştuk.

Bardaklı el masajı yaparken, arkadaşların muzip tebessümlerinden neler olduğunu anlamıştım.

Koğuşta ülkücü olarak 26 kişiydik, Diğer koğuş sakinleri olan çeşitli fraksiyonlara mensup
solcuların aralarında aldıkları kararla idarenin verdiği her türlü emre ve kurala muhalefet
ederek direniş gösteriyorlar ve bu vesileyle mensuplarının idareye olan kinlerini daha canlı
tutmalarını, yoldaşlarının bilinçlenmelerini sağlıyorlardı. Dolayısıyla en basitinden yüksek sesle bağırmamak gibi pasif direniş uyguluyorlardı.

Bizimkiler de, herşeye rağmen asker bizim askerimiz diyerek, kurallara azami dikkat ederken, muziplik olsun ve pişsin düşüncesiyle koğuşa son gelen ülkücüyü, solculardan bir önceye koyarak, malum akibeti hazırlıyorlardı.

Dikkatli olmadıktan sonra sayımlarda ülkücünün sonuncusu joplanmaktan kaçamazdı.
Onun için, başka sayımlar da Adana davasından bağırınca yeri göğü inleten 1,98 lik,
İbrahim Ethem Adıyaman son kişimiz olarak sıraya dizilirdi. Adeta küçük bir devi andıran,
Ethem abimiz yine de kurtulamazdı garibim joplardan… Tekmil vereceği zaman soyadı
olan Adıyaman’ın yanına bir de memleketi Adana’yı ekleyince,

dalga mı geçiyon laaaagn” diye joplanır, durum anlaşıldıktan sonra üstüne üstlük
bir de dalga geçilirdi. “Abi soyadını söyleme” desekte, alışkanlık olsa gerek bildiğini okurdu… Ranzaya sığmadığı için yatarken ayakları hep dışardaydı,
“napiciik…”li şivesine bayılırdım.

Sayımdan sonra yatmak, konuşmak, ders kitapları haricinde kitap okumak yasaktı,
Zaten Kuran- Kerim dahil bütün kitaplar toplatılıp yakılmıştı ihtilalde…
Bir tek önceki günün sansürden geçmiş gazeteleri vardı.
Herkes ranzalarının üstünde çömelmiş, reklamlarına, bulmacalarına varıncaya kadar
gazete okuyor, veya fısıltayla muhabbet etmeye çalışıyordu.

Koğuşta azınlık olduğumuz için demir parmaklık kıyısında bizler kalıyorduk.
Dolayısıyla nöbetçi erin devamlı gözetimi altında her hareketimiz kontrol altındaydı.

Arkadaşlarımızda bir hareketlilik ve heyecan görünce bir şeyler olacağını tahmin etmiştim.

Sormama gerek kalmamış, az sonra, rap rap ve sloganlar arasında, koşar adım marşla
askerlerin arasından koridora giren gurubun en önündeki tanıdık simayı görünce koğuştaki
ülküdaşlarımın heyecanını anlamıştım.

Muhsin Yazıcıoğlu el sallıyor, selam veriyordu. Yüzünde hiç bir zaman eksik olmayan o sıcak tebesümüyleMuhsin Beyin 9. koğuşu spora çıkmıştı.

Hal lisanıyla adeta “bugünler de geçecek, sabredin, görecek güzel günler var
dercesine yaydığı enerji, sinirlerimizi gevşetiyor, benliğimizi sarıyordu.

Arkadaşlarımızın, bilhassa kıdemli yardımcısının gözlerinin neminden, heyecanlarından
Muhsin başkana duydukları sevgi ve muhabbeti görüyor, motive olduklarını anlıyordum.
Verdiği morale karşılık yüzündeki işkence izleri, çektiği tarifsiz çilelerin acısı,
kendi acılarımızı unuturuyordu sanki…

Kıdemli yardımcımız, biraz sonra bizim de spora çıkacağımızı, dikkat etmem gerekenleri
fısıltıyla anlatırken, ilk defa yüzüne dikkatli bakınca tanıdık geldiğini farkettim,
Ancak ilk geldiğimizde kendisini tanıttığı için ayıp olmasın düşüncesiyle ismini tekrar
sormaya cesaret edemedim. Herkes, saç sakal, bıyık traşlı ve çektikleri çilelerden
kilo kayıplı olduğu için tanımak ta zordu zaten.

Sayım benzeri bir operasyonla biz de havalandırmaya çıkarılmış, askeri veya türkü tarzı
marşlar eşliğinde koşar adımla spora başlamıştık.

Belki orada yaşanılan en güzel saatlerdi spor saati…
Türküleri hep bir ağızdan söyleyerek koşmak zevkliydi.

Her ne kadar, çavuşun arada bir verdiği, komando dansı, ördek yürüyüşü, sürünme cezalarıyla ve yediğimiz joplarla azap haline gelse de havasız koğuştan dışarıya çıkmak, gökkubbenin altında temiz havayla buluşmak bir nimetti bizim için.

Çavuşumuz insan birisiydi. Karadeniz şivesiyle arada bir nasihat eder,
“emirle hareket ettiklerini, bize eziyet etmekten zevk almadıklarını, ancak yapmadıkları
takdirde kendilerinin eziyet gördüğünü” anlatarak, kurallara uymamız gerektiğini söylerdi..

Bir saatlik sporun ardından tekrar koğuşlara tıkıldık.

Alarm sesi gibi zil çalmaya başlayınca, herşeyin “pavlovun köpekleri” misali zil sesiyle
yapıldığını farkettim. Yemek saati haber veriliyordu. Hergün iki kişi yemekhane nöbetçiliği
yapıyor, karavanayı idareden alıyor, yemekleri dağıtıyor, daha sonra bulaşıkları yıkıyorlardı. Karavanayı alıp gelesiye kadar, sayısız tekmil veren ve jop yiyen nöbetçilerin adeta cenazesi geliyordu koğuşa…

Bu kadar zahmete karşılık, yemekler yenilir olsa yine gam çekmezdi insan.

İki çeşit yemeğin, birisi kurtlu fasulye, mercimek, kapuska, vb…ise ikincisi taşlı pirinç
veya bulgur pilavıydı. Kulakları çınlasın Vejdet Ersoy ve Hayrullah Öztürk’ün sihirli
elleriyle, yenilebilir hale geliyordu yemekler…

Bütçemiz çok kısıtlıydı.
Fakir aile çocuklarıydık. Parası gelen nadirdi.
İdareli harcamak zorundaydık. Sigara sayı ile dağıtılıyordu.
Kantinden yiyecek almak yerine, salça ve değişik baharatlar alarak, arkadaşlarımızın
yaptığı mükemmel karışımla, modern gıda teknolojisinin bugün bile ulaşamadığı
muhteşem! bir lezzete dönüşüyordu yemekler, iki kişiye bir kepçe ile ne kadar doyulursa…

Milli ve dini bayramlar da, tatlı çıkarılırdı bazen. İrmik tatlısı, veya revani gibi.
Bir bayram günü, ismiyle müsemma Hayrullah Öztürk’le beraber arkadaşlarımızın yaptığı,
etimekleri süt ile ıslatarak üzerine, kakaolu bisküvileri, şeker karışımlı sütte eriterek
süslediği meşhur “Mamak Tatlısı”nın tadına bir daha varamadım ömrüm boyunca…

Öğleden sonra Atatürkçülük dersleri başlamıştı. Nöbetçi askerin emirleri doğrultusunda,
hep bir ağızdan İstiklal Marşının on kıtasını, Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe“sini,
Türk Ordusuna Değişmeyen Mesajı“nı, “Nutuk“’u……okuyup ezberliyorduk.

Atatürkçülük ve Devrimcilik” isimli kitap, elden ele dolaşıyor,
yarım sayfa yüksek sesle okuyan bir diğerine veriyor, okunmaya devam ediliyordu.

Öğrendiklerimizin sınavını, her asker her fırsatta yapıyordu zaten.
Not olarak; bilirsen mükafat! olarak iki, bilemezsen Allah ne verdiyse,
üç beş on yirmi… jop yiyorduk.

Karavanaya, görüşe veya nereye gidersek gidelim mutlaka, “İstiklal Marşı”nın dördüncü veya yedinci veya dokuzuncu kıtasına, Atatürk’ün “Hitabeleri”nin ikinci veya üçüncü paragrafına başla..! komutuyla, yüksek sesle bağıra bağıra aklımıza neresi gelirse okumaya başlıyorduk. Tereddüt eden daha çok joplandığı ve
zaten askerin kendisi bilmediği için, sonraki günlerde acemiliğimizi atıyor,
aklımıza eseni okuyorduk.

Tabi kazara askerlerden durumu anlayan çıkarsa vay haline…

Kitabın en arkasında, hamasetli ve ağdalı bir dille yazılmış,
“kurtuluş savaşı”nı anlatan bir okuma parçası vardı;

Ödemiş’li yörük Ali Efe yetişti, yettim emret paşam!…dedi..
diye uzayıp giden bir parça…

Sağcısıyla solcusuyla bütün koğuşun tek neşelenebildiği, gülebildiği, eğlenebildiği
zaman dilimi, o yazıyı okuma anlarıydı… İsimleri, koğuştakilerin isimleriyle değiştiriyor,
gülmekten kırılıyorduk.

Menemenli Metin Efe yetişti, yettim emret paşam..! dedi”

Gülmeye ihtiyacımız vardı…
………………………………………..

(*) Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu / Senin Yüzünden

*Metin Bozdemir Yazıları kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sovyet Resmî Belgelerinde Ahıska Sürgünü / Orhan URAVELLİ

Sovyet Resmî Belgelerinde Ahıska Sürgünü

Orhan URAVELLİ

SSCB diktatörü Stalin rejimi, 15 Kasım 1944 tarihinde Ahıska Türklerini sürgüne gönderdi. Hür dünya, bu sürgünden habersizdi. Dünya kamuoyu, yıllar sonra haberdar oldu. Fakat Sovyet belgelerinin bu sürgünü su yüzüne çıkarması son yılların olayıdır.

 

Rus yazarı Nikolay F. Bugay, konuyla ilgili belgeleri bir kitap hâlinde yayımladı.1 Bu kitapta yer alan belgelerin bir kısmını Rusçadan tercüme ederek konuyla ilgilenenlerin istifadesine sunuyoruz.

 

BELGE: I2

28 Kasım 1944

Tamamen gizli

Sayı 1281/b

 

Devlet Savunma Komitesi-Yoldaş İ. V. STALİN’e

SSCB Halk Komiserleri Kurulu-Yoldaş

V. M. MOLOTOV’a

 

SSCB Komünist (Bolşevik) Partisi Merkez Komitesi

Yoldaş G. M. MALENKOV’a

 

Devlet Savunma Komitesi Kararı gereğince SSCB Halk İçişleri Komiserliği Türklerin, Kürtlerin ve Hemşenlilerin Gürcistan SSC’nin sınır bölgesinden tahliye işlemlerini tamamlamıştır.

Türkiye’nin sınıra yakın kısmındaki nüfusla akrabalık bağları bulunan söz konusu halkın önemli bir çoğunluğu, kaçakçılık yapmakta olup göç eğilimi gösteriyor ve Türkiye istihbarat mercileri için casus angaje etme ve çete grupları oluşturma kaynağı teşkil ediyordu.

Tahliye işlemlerine hazırlık tedbirleri, bu yılın 20 Eylül-15 Kasım tarihleri arasında alınmıştır. Bu arada tahliyeye tabi tutulanların sınırı geçmelerini engellemek amacıyla devletimizin Türkiye sınırında güvenlik ve karakol hizmetleri azami derecede takviye edilerek en sıkı şekilde emniyet sağlanmıştır. Adigön, Aspinza, Ahıska, Ahılkelek ilçelerinde tahliye işlemleri 15-18 Kasım, Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nde ise 25-26 Kasım günlerinde gerçekleştirilmiştir.

Toplam 91.095 kişi tahliye edilmiştir.

Tahliye edilenleri taşıyan katarlar, hareket hâlinde olup Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki yeni iskân yerlerine doğru yol almaktadır. Tahliye işlemleri, düzenli ve olaysız şekilde tamamlanmıştır.

Adı geçen sınır ilçelerine Gürcistan’ın toprak sıkıntısı çekilen bölgelerinden 7.000 hanelik köylü nüfus iskân edilecektir.

Ayrıca SSCB Halk İçişleri Komiserliği, Gürcistan SSC ile Türkiye sınırındaki şeritte özel tedbirler almaktadır.

Lavrentiy BERİA

SSCB Halk İçişleri Komiseri,

Devlet Güvenliği Genel Komiseri

 

***

BELGE: II3

Tamamen gizli                                                                                                            02 Aralık 1944

 

Devlet Savunma Komitesi-Yoldaş İ. V. STALİN’e

SSCB Halk İçişleri Komiserliği, Gürcistan SSC sınır ilçelerinden toplam 91.095 kişiden oluşan Türk, Kürt ve Hemşinli nüfusun, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan SSC ilçelerine tehcir edilmesi operasyonunda gösterilen başarıdan dolayı, Halk Devlet Güvenliği Komiserliği ve Halk İçişleri Komiserliği’nin operasyon sırasında üstün hizmet veren elemanları ile bu komiserliklere bağlı birliklerin askerlerine SSCB madalyaları ve nişanları verilmesini arz eder.

 

Lavrentiy BERİA

SSCB Halk İçişleri Komiseri

 

 

BELGE: III4

 

SSCB Halk İçişleri Komiserliği Özel İskân Bölgeleri Başkanı M. KUZNETSOV’a

 

14 Aralık 1944

 

Gürcistan SSC’den tahliye edilenleri getiren 29 katar kabul edilmiş ve 7 vilâyetin 43 ilçesine aşağıdaki şekilde dağıtılmıştır. Taşkent: 13.131 kişi, Semerkant: 14.946 kişi, Fergana: 8.613 kişi, Andican: 6.881, Namangan: 4.537 kişi, Buhara: 4.446 kişi, Kaşkaderya: 641 kişi. Erkek: 10.813, kadın: 16.127 ve 16 yaşın altındaki çocuklar: 26.223 kişi olmak üzere toplam 53.163 kişi iskân edilmiştir. 293 kişi yollarda hayatını kaybetmiştir.

 

MEYER Özbekistan SSC Halk İçişleri Komiseri Vekili

 

BELGE: IV5

Aralık 1944

 

SSCB Halk İçişleri Komiseri L. BERİYA

 

Gürcistan SSC’den tahliye işlemleri tamamlanmıştır. Erkek: 18.923, kadın: 27.399 ve 16 yaşın altındaki çocuklar: 45.085 kişi olmak üzere toplam 92.307 kişi tahliyeye tabi tutulmuştur. İskân dağılımı şöyledir: Özbekistan: 53.163 kişi, Kazakistan: 28.598 kişi, Kırgızistan: 10.546 kişi. 84.596 kişi kolektif çiftliklerde, 6.316 kişi devlet çiftliklerinde ve 1.395 kişi sanayi işletmelerinde istihdam edilmiştir. 457 kişi yolda hayatını yitirmiştir.

 

V. V. ÇERNIŞOV

SSCC Halk İçişleri Komiseri Vekili

M. KUZNETSOV

SSCB Halk İçişleri Komiserliği

Özel İskân Bölgeleri Başkanı

 

BELGE: V6

Halk Komiserleri (Bakanlar) Kurulu Kararı 35 Sayılı Karar

Moskova-Kremlin, 08 Ocak 1945

 

SSCB Halk Komiserleri Kurulu, özel iskâna tabi tutulanların hukukî durumlarıyla ilgili hususlar aşağıdaki şekilde karar bağlamıştır:

1. Özel iskâna tabi tutulanlar, SSCB vatandaşı olarak işbu kararnamede belirtilen sınırlamalar dışında bütün haklardan yararlanırlar.

2. Çalışabilen bütün bu vatandaşlar, kamu yararına çalışmakla yükümlüdürler. Bu amaçla mahallî merciler ve Sovyetler Birliği Halk İçişleri Komiserliği (NKVD) organlarıyla mutabakat hâlinde özel iskâna tabi tutulan söz konusu göçmenlerin tarım ve sanayi işletmelerinde, inşaatta, kuruluş ve birliklerde istihdamını gerçekleştirirler. Bu vatandaşlar, çalışma yasaları ile disipline aykırı hareket ve faaliyetlerden dolayı, mevcut yasalar uyarınca cezalandırılırlar.

3. Özel iskâna tabi tutulanlar, NKVD (Halk İçişleri Komiserliği) Özel Komutanlığı’ndaki amirin izni olmaksızın söz konusu komutanlığın kontrolündeki iskân bölgesi dışına çıkamazlar. Keyfî olarak ve izin almaksızın NKVD’nin ilgili komutanlığının kontrolü altındaki iskân bölgesini terk edenler, firar etmiş sayılırlar ve ceza yasası hükümlerine göre yargılanırlar.

4. Özel iskâna tabi göçmenlerin aile reisleri veya onların yerini dolduran şahıslar, aile durumundaki değişiklikleri (doğum, ölüm, firar vb.) 3 gün içinde NKVD Bölge Komutanlığı’na bildirmekle yükümlüdürler.

5. Özel iskâna tabi tutulan göçmenler, kendileri için belirlenmiş olan kamu düzeni ve hayat rejimine titizlikle uymak zorunda olup NKVD Özel Komutanlığı emirleri ve talimatlarını yerine getirmek zorundadırlar.

Özel iskân bölgelerinde kamu düzeni ve rejimini ihlâl eden göçmenlere 100 Ruble tutarında para cezası veya komutanın emriyle 5 günlük hapis cezası uygulanacaktır.

 

V. Molotov

SSCB Halk Komiserleri Kurulu Başkan Yardımcısı

Y. Çadayev

SSCB Halk Komiserleri Kurulu İdari İşler Sorumlusu

 

 

BELGE: VI7

 

10 Ocak 1945 SSCB Halk İçişleri Komiserliği Halk Komiseri L. P. BERİA Gürcistan SSC’den getirilen göçmenlerin yüzde 15 kadarının (8000 kişi) yiyecek, giyecek, ayakkabı ve diğer ihtiyaçları karşılanamamıştır. Acilen 200 ton un, 50 ton irmik ve5.000 mmanifatura temin edilmesi gerekir.

 

MEYER

Kazakistan SSC Halk İçişleri Komiseri Vekili

 

BELGE: VII8

 

SSCB Halk Komiserleri Kurulu Başkanı V. M. MOLOTOV’a

SSCB Komünist (Bolşevik) Partisi Merkez Komitesi Sekreteri Yoldaş G. M. MALENKOV’a

(Tarihsiz)

Kuzey Kafkasya’dan getirilenler dışında Devlet Savunma Komitesi’nin 31.07.1944 tarih ve 6279cc Sayılı Kararı uyarınca Kazakistan’da özel iskâna tabi tutulmak üzere geçen yıl sonunda Gürcistan SSC’den 28.669 kişi getirilmiştir. Bu göçmenlerin durumları da oldukça ağırdır. Çünkü çoğu yanlarına yiyecek alamamıştır. Yaşlılar ve özellikle de çocukların giyecekleri ve ayakkabıları yoktur.

MEYER

Kazakistan SSC Halk İçişleri Komiseri Vekili

 

BELGE: VIII9

SSCB Halk İçişleri Komiserliği

13 Ocak 1945

SSCB Halk Komiserleri Kurulu, Yoldaş A. İ. MİKOYAN’a

Devlet Savunma Komitesi’nin 6279cc Sayı ve 31 Temmuz 1944 tarihli kararnamesiyle Gürcistan SSC sınır ilçelerinden Özbekistan SSC, Kazakistan SSC ve Kırgızistan SSC’ye 92.374 kişi tahliye edilmiştir.

Halk Tedarik Komiserliği ve Halk Et ve Süt Sanayi Komiserliği, tahliye sırasında onlardan 8.252 ton hububat, 3.948 ton patates, 453 ton sebze, 312 ton meyve, 60.007 büyükbaş ve 80.042 küçükbaş hayvan teslim alınmıştı.

Söz konusu göçmenlerin çoğu, yeni iskân yerlerine yiyeceksiz olarak getirilmiştir. Tehcir sırasında kendilerinden alınmış hayvanlar, hububat ve sebze hesapları kesin olarak kapatılıncaya kadar teslim ettikleri hububata mahsuben avans şeklinde kendilerine acilen gıda yardımı yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda 1945’in 15 Ocak-15 Mart tarihleri arasında kişi başına16 kgun ve4 kgirmik dağıtılması uygun olacaktır. Buna göre toplam 1.148 ton un ve 371 ton irmik gerekmektedir.

SSCB Halk Komiserleri Kurulu Talimatı için taslak ekli olup görüşülmesini arz ederim.

L. BERİA

SSCB Halk İçişleri Komiseri

 

BELGE: IX10

 

Tamamen gizli

 

Gürcistan SSC Halk İçişleri Komiserliği

Sayı 4/0-2507 Tiflis, 24 Eylül 1945

İlgi: 1/ 13598 Sayı ve 07.07.1945 tarihli tebliğ.

SSCB Halk İçişleri Komiseri Vekili Sn ÇERNIŞOV’a

 

Sizin yazınızdan önce de Acaristan Özerk SSC’den yanlış olarak tahliyeye tabi tutulmuş kişilerle ilgili şikâyetler ve mektuplar almaktaydık. Bunlar kontrol edilmiş ve yanlış olarak tahliye edilmiş 11 Laz ailesiyle ilgili evrak ve raporumuz SSCB Halk İçişleri Komiserliği Özel İskân Yerleri Başkanlığına gönderilmiştir (Sayı 4/1-1806, 27.07.1945. Yanlış olarak tahliye edilen Lazların listesi eklidir).

Yazınızdan sonra tespit ettiğimiz üzere Acaristan’dan 12 Laz ailesinin daha yanlışlıkla Orta Asya’ya sürüldüğü görülmüştür ve bunların dosyalarını da iletiyoruz.

Muhammed VANLİŞİ’nin mektubunda belirtilen N. H. Cicaladze, O. K. Dadi, O. K. Baynaz ve ayrıca Kambur soyadı taşıyan beş kişinin Türk oldukları görülmüş olup sürgün edilmelerinde yanlışlık yoktur. Geri dönen Lazların hakları ve mal varlığının iadesi, ayrıca kendi evlerine yerleştirilmeleri için ilgili mercilere tebligat yapılmıştır.

Tuğgeneral KARANADZE Gürcistan SSC Halk İçişleri Komiseri

BELGE: X11

SSCB Halk İçişleri Komiserliği Özel İskân Yerleri Başkanlığının Mart 1944-Ocak 1946 Dönemi Çalışmalarına Dair Rapor’dan:

SSCB Halk İçişleri Komiseri S. N. KRUGLOV’a

 

1945 yılı Ekim ayı itibariyle ülkede özel iskân rejiminde tutulmak üzere tahliye edilenlerin sayısı 2.230.500 kişi kadardır. Tahliye edilen topluluklar şunlardır:

Almanlar: 687.300 kişi,

Çeçen ve İnguşlar: 405.900 kişi,

Türkler, Hemşinler ve  Kürtler: 88.800 kişi, Kalmıklar: 80.300 kişi, Karaçaylar: 60.100 kişi, Balkarlar: 33.100 kişi.

Ayrıca 20.800 OUN üyesi (Ukrayna milliyetçileri): 608.800 eski kulak (köy zengini) ve 9.200 Alman yanlısı özel iskâna tabi tutulmaktadır.

Söz  konusu  (sürgün)   nüfus,   SSCB’nin  6  müttefik cumhuriyetine, 8 özerk cumhuriyetine ve 32 vilâyetine iskân edilmiştir.

 

SSCB topraklarında özel iskân rejimine tabi tutulmak üzere tahliye edilenlerin gönderildiği yerler

şöyledir. Kazakistan SSC: 866.300 kişi, Özbekistan SSC: 181.800 kişi, Kırgızistan SSC: 112.400 kişi, Rusya’da Krasnoyarsk Vilâyeti: 125.600 kişi, Altay: 85.800 kişi, Tomsk Vilâyeti: 92.400 kişi, Kemerovo Vilâyeti: 97.200 kişi, Sverdlovsk Vilâyeti: 89.200 kişi, Molotov (şimdiki Perm) Vilâyeti: 84.300 kişi*

M. KUZNETSOV

SSCB Halk İçişleri Komiserliği

Özel İskân Yerleri Başkanı

 

 

Kaynaklar

 

1. Nikolay F. Bugay: Turki iz Meskhetii: Dolgiy put k reabilitasii. M:    TOO  İzdatelskiy dom ROSS, 1994, 160 s. (Ahısklı Türkler: İade-i İtibarın Uzun Yolu-Rusça)

2. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F. R. – 9401, Liste 2, Dosya 67,sayfa 400.

3. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F. R. – 9401, Liste 2, Dosya 68, sayfa 31-54.

4. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F R. – 9470, Liste 1, Dosya 184, sayfa 204.

5. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F. R. – 9479, Liste 1, Dosya 184, sayfa 229.

6. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F. R. – 9401, Liste 1, Dosya 213, sayfa 1.

7. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F R. – 9401, Liste 1, Dosya 2287, sayfa 15.

8. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F. R. – 5446, Liste 48, Dosya 3232, sayfa 2-3.

9. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F. R. – 5446, Liste 48, Dosya 3211, sayfa 3.

10. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F. R. – 9479, Liste 1, Dosya 157, sayfa 38-39.

11. Rusya Devlet Arşivi (GARF), Koleksiyon.

12. Rusya Devlet Arşivi (GARF), F.R-9479, Koleksiyon

 

 

BELGE: XI12

Özel iskân yerlerinde kayıtlı olan sürgün ve tahliye edilmiş kişilerin sayısına ilişkin

15.07.1949 tarihli Belge:
Nüfus ve Gruplar          Toplam Sayı                   Erkek                    Kadın              16 yaş altı

Almanlar          1.093.490                    286.311                   435.413                371.766
Çeçen, İnguş, Karaçay Ve Balkarlar     463.633         114.139           148.919                200.578

Kırım Tatarları, Rumlar, Bulgarlar ve Ermeniler  192.953  55.594  73.346          62.013

Kalmuklar                     77.663                      22.380                     29.577                  25.706

Türkler                81.575                      19.492                     25.107                  37.047

Baltik Arazilerinden          91.204                      24.028                     40.877                  26.805

Moldova’dan             34.763                        9.233                     13.702                  11.828
Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ile Karadeniz Bölgesinden                                                       57.246                      18.139                     18.892                  20.035

TOPLAM      2.092.527                    549.419                   787.830                755.278

Ukrayna Milliyetçileri        95.552                      22.569                     48.583                  24.100

Vlasovcular     131.394                    131.130                          267

Litvanyalılar     46.456                      13.553                     19.698                  13.305

Ukaznikler            22.498                      11.744                     10.754

Alman yanlıları               2.277                           524                       1.162                       591

Mesih Tarikatı üyeleri     1.028                           168                          618                       242

Kulaklar (köy zenginleri)      124.585            34.316                     41.694                  48.574

Polonyalılar      31.988                        8.580                     12.473                  11.435

Diğerleri         3.232                           515                       1.899                       818

TOPLAM          459.510                    223.000                   137.145                  99.365

GENEL TOPLAM                                                        2.552.037                    772.419                   924.975                854.648

Albay V.V. ŞİYAN SSCB İçişleri Bakanlığı Özel İskân Yerleri  Başkanı

Not: Uzakdoğu arazilerinden 1937’de Orta Asya’ya sürülen Koreliler bu listede belirtilmemiştir. 1949 ylı ortaları itibariyle söz konusu nüfustan 13.849 kişi cezaevlerindeydi. Ahıska’dan sürülmüş Türklere, Hemşinli ve Kürtler de dahildir (O.U.).

 

KAYNAK: Bizim Ahıska, Sayı:16 s.8-12

http://www.ahiska.org.tr/wp_pdf/sayi16/parcali/09_sayi16.pdf

Tarih, Türk-Birlikçilik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

18 Mayıs 1944: Kırım, Sürgün ve “Cemiloğlu” / Hayati BİCE

“Büyük Sürgün’ü  ve ‘Kırım’ın Yiğit Balaları’nı Hatırlarken…

- 18 Mayıs 1944 Sürgünü Şehidlerine ve Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’na  -

Dr. Hayati BİCE

Önceki yazımda Güney Türkistan Türklüğü’nün yiğid evladı Ergeş Uçkun hakkında Arslan Küçükyıldız’ın hazırladığı Çapandaz kitabı üzerine sohbet ederken son asrın Türk kahramanları arasında yerini almış olan Ebulfeyz Elçibey, Azad Bek Kerimî gibi fani âlemden göç etmiş, Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu gibi yaşayan insanlarımızın sağlam birer biyografisinin yazılmasının gerekliliğinden söz etmiştim. [1]

 

Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’ndan söz edip de Kırım Türklerinden; Kırım Türklerinden söz edip de 18 Mayıs 1944 kanlı kıyımından, Kırım’dan zorla sürgün edilen yüzbinlerce soydaşımızdan söz etmemek mümkün değildir.

 

Bu yazımda, 18 Mayıs 2012 günü 68. yıldönümü yaşanacak olan Kırım Türklerinin atayurtlarından sürülmesi zorbalığını okurlarıma hatırlatmak istiyorum.

 

 

18 Mayıs 1944 Günü Kırım’da Ne Olmuştu?

 

18 Mayıs 1944 Kırım Türk-Tatarları’nın binlerce yıllık atayurtlarından henüz şafak sökerken toptan sürgün edildikleri gündür. Bu zulüm günü, 2 Kasım 1943 gecesi bütün Karaçay Türkleri’nin anavatanlarından sürgün edilmeleri ile başlayan bir sürecin, bir insanlıkdışı zulmün son halkalarından birisiydi.

 

2. Dünya Savaşı’nda zaferin Ruslar ve müttefikleri lehine gerçekleşeceği anlaşılınca tarihteki en kanlı diktatörlerden Joseph Stalin, öteden beri “güve­nilmez” olarak kabul ettiği Türk halkları Kırım ve Kaf­kasya’dan sürmek ve böylece Kırım-Kafkasya-Türkiye ara­sında oluşabilecek “en hayâlî” yakınlıkları ebediyyen ortadan kaldırmak için aradığı fırsatın eline geçtiğini düşündü. Henüz savaş sonuçlanmadan “düşmanla işbirliği yapmak” gibi ağır bir suçlama ile 2 Kasım 1943 gecesi bütün Karaçay Türkleri’nin anavatanlarından sürgün ‘edilmeleri ile zalimâne bir süreci başlattı.

 

Sırasıyla Kafkasya’daki Karaçaylılar, Çeçenler, İnguşlar, Malkarlılar, Kalmuklar, Kırım Tatarları ve Ahıska Türkleri sadece ve sadece stratejik he­saplarla bütünüyle öz topraklarından koparılıp tarihin kaydettiği en büyük insanlık suçlarından birisi işlenerek Sovyetler Birliği’nin binlerce kilometre ötelerine sürgün edildiler. Hepsi birbirine benzer acılı sahnelerle sadece birkaç saat içinde hazırlanması istenen mazlum insanlar, toplama merkezlerinde bindirildikleri hayvan katarlarına tıka-basa doldurularak günlerce sürecek ve yüzbinlerce soydaşımızın ölümü ile sonuçlanacak nerede biteceği bilinmeyen talihsiz bir yolculuğa çıkarıldılar. Soydaşlarımızın toplama merkezlerine götürüldüğü kamyonların, SSCB’ye ABD yardımı olarak verilen GMC ve Studebaker markalı araçlar olması ilginç bir ayrıntıdır.

 

Sovyet Rus Çarı Stalin, Ermeni yardakçısı Mikoyan ve Molotov’un kanlı ellerinin hazırladığı bir karar ile 2 Kasım 1943′te Karaçay Türkleri, 23 Şubat 1944′te Çeçenler ve İnguşlar, 8 Mart 1944′te Malkar Türkleri, 30 Mart 1944′te Kalmuklar Kafkasya’dan sürgün edildiler. 18 Mart 1944′te de Kırım Türk-Tatarları atayurtlarından çıkarıldılar. 2. Dünya Savaşı cepheleriyle uzak­tan bile olsa hiçbir ilişkisi bulunmayan Ahıska Türkleri’nin de 15 Kasım 1944′de sürgün edilmeleri ile bu kanlı operasyon tamamlandı.

 

Yıllar sonra açılan Sovyet arşivlerinden elde edilebilen kısıtlı bilgilere göre 18 Mayıs 1944 günü şa­fakla başlatılan Kırım Türk-Tatarları’nın “Vatan-Kırım’dan sürgünü, 11-21 gün süren meşakkatli ve sefil bir yol­culuktan sonra 29 Mayıs-8 Haziran 1944 tarihleri arasın­da bugün Özbekistan olarak bölünmüş olan Türkistan topraklarında son bulmuştu. Buna kıyasla Türkistan’ın uzak Kazak ve Kırgız bozkırlarına ve Sibirya içlerine sürülen Kırım Türk-Tatarları ve Kafkasyalı kardeşlerimizin yak­laşık bir ay süren bir tren yolculuğundan sonra sürgün yerlerine ulaşabildiklerini tahmin edebiliyoruz.

 

Sürgün esnasında henüz 2. Dünya Savaşı sona ermediği için, eli silah tutabilecek du­rumda olan erkek nüfus, yurtlarından uzakta, cephede bu­lunuyorlardı. Bu sebeple sürgün sırasında anavatanlarından çıkarılan kardeşlerimizin büyük kısmını bebekler, çocuk­lar, kadınlar ve askere alınamayacak kadar yaşlı olan ih­tiyarlar ile sakat veya hasta erkekler oluşturuyordu. Sürgün edilen kardeşlerimizin yaşları hususunda da yine Kırım Türk-Tatarları örneğinden yola çıkarak bilgi sahibi olabiliyoruz. Kırım’dan sürülen kardeşlerimizin % 41,7 sini bebek ve çocuklar, % 39,1′ini kadınlar % 5,6′sını ihtiyarlar ve büyük bir kısmı hasta ve sakat olmak üzere ancak % 13,6’sını ise erkekler teşkil ediyordu. Son yıllarda ulaşılabilen Sovyet arşiv belgelerinde sürgüne tabi tutulan 2.092.527 soydaşımızdan 755.278’inin 16 yaş altında olduğunun kaydedildiği görülmektedir. Atayurtlarından sürülen korumasız ve masum insanlarımızın bu nüfus yapısı iddia edilen “düşmanla işbirliği” suçlamasının ne kadar göster­melik olduğunu da gözler önüne sermektedir. (Belge için bkz: FOTOGALERİ)

 

1943-1944 Soykırımı esnasındaki acımasız yolcu­lukta her türlü medeni imkandan mahrum iptidai sürgün kamplarında yüzbinlerce kardeşimizin hayatını kaybet­tiği bilinmektedir. Sürgün edilen soydaşlarımızın kesin sayısı bilinmediği -ve hatta sürgün vahşeti dünya ka­muoyundan yıllarca gizlendiği- için Sürgün Katliamı’nda katledilen kardeşlerimizin kesin sayısı hakkında hiçbir rakam söylenemiyordu. Ancak yine Kırım Türk-Tatarları’nın belirlemesine göre sürgün yolculuğuna çı­karılan mazlum Kırım Türk-Tatarları’ndan % 46,3′ü sürgün yolculuğu sırasında ve kamplarda hayatım kaybetmişti; buna kıyasla elimize 1939 sayımlarına göre nüfusları mevcut olan kardeşlerimizden yaklaşık % 40 kadarının vahşi 1943-1944 Sürgünü sebebiyle hayatını kaybettikle­rini tahmin ediyorduk. Bu tahminimize göre sürgüne maruz bırakılan 2 milyon kardeşimizden en az altıyüz bininin hayatını kaybetmesi ve adeta topyekun katledilmesi sözkonusudur. [2]

 

 

Kırım’dan Sürgün ve “Cemiloğlu”nun Çileli Yılları

 

13 Kasım 1943 tarihinde Kırım’da doğan Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu Kırım’dan sürgün edildiklerinde henüz yaşını doldurmamış bir bebekti. Sürgüne gönderilen ailesi Özbekistan’ın Andican kentindeki bir köyde ikamete tabi tutulmuştu. 1955 yılında bu köyden göç ederek Taşkent yakınlarındaki Çırçık bir kasabasına taşındılar. 1956’da ortaöğrenimini Rus dilinde tamamladı ve Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ne girmek istediğinde, o bölüme Sovyetlere sadık olmayan milletin mensuplarının ve tabiî ki, Kırım Tatarları’nın alınmadığını öğrendi. Mecburen bir fabrikada çalışmaya başladı ve 1961 yılında genç Türk-Tatar arkadaşları ile, Taşkent’te “Kırım Tatar Gençleri Milli Teşkilatı” adlı bir siyasi teşkilat kurdular. Arkalarına düşen KGB birkaç hafta sonra bu teşkilatın önderini tutuklarken Kırımoğlu’nun devletteki işine son verildi. 1962 yılında kaydolduğu Taşkent Sulama ve Ziraat Mekanizasyon Enstitüsü’nden de üç yıl sonra yine KGB raporu ile ihraç edildi.

 

KGB raporunda kendisine yönlendirilen suçlamalar Milliyetçilik, Komünist Parti’ye karşıtlık, Sovyet Hükûmeti’nin milli siyasetini tenkit etmek, Taşkent Sulama ve Ziraat Mekanizasyon Enstitüsü öğrencileri arasında “12.-18. Yüzyıllarda Kırım’da Türk Medeniyeti” adlı makalesini dağıtmak olarak sıralanmıştı. Enstitüden kovulurken Sovyet ordusunda askerliğe alınmak istediğinde, vatandaşlık hakkına sahip olamadığı bir devletin ordusunda görev almayı reddetti ve bu nedenle ilk kez birbuçuk yıl kalacağı hapishane ile tanıştı. İkinci mahkûmiyeti,  1969 yılında Kırım Tatarları’nın durumu ve millî hakları hususunda mektuplar ve makaleler yazarak Sovyetler’in milli siyasetlerini eleştirmek, Sovyet ordusunun 1968 yılında Çekoslavakya’yı işgalini protesto etmek gibi bahanelere dayandırılmıştı. Moskova’dan Taşkent’e getirerek aynı davada yargılanan Ukraynalı general Petro Grigorenko (1907-1987), Kırım Türklerine yardım ettiği gerekçesiyle beş yıldan fazla bir süreyi tımarhanede geçirmek zorunda bırakılırken Kırımoğlu, çalışma kampında 3 yıl süre ile zorunlu çalışma cezasına çarptırıldı.

 

Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’nun kendi anlatımına göre 1974 yılında üçüncü kez tutuklanıp Sibirya’daki bir çalışma kampında bir yıllık mahkûmiyetini çekmeğe yollandı. Tahliyesine üç gün kala kamptaki mahpuslar arasında Sovyetlere karşı propaganda yaptığı, kamptan yazdığı mektuplarla Sovyetlerin siyasetini kötülediği iddiası ile yeni bir dava açılarak mahkûmiyet süresi uzatıldı. Bu haksız mahkûmiyeti protesto etmek için 303 gün sürecek bir açlık grevine başladı. Yaklaşık 10 ay süren açlık grevi zamanında, 1975 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazanan nükleer fizikçi Andrei Sakharov (1921-1989), Kızılordu generali Petro Grigorenko ve diğer bazı insan hakları savunucusu kişiler, serbest bırakılmasını talep ederek Birleşmiş Milletler’e başvurarak ve dünya kamuoyuna duyurular yaparak isminin ve Kırım Türkleri’nin dramını dünya kamuoyuna mal ettiler. Ancak bundan sonradır ki, Türkiye’de de Cemiloğlu’nu kurtarmak için ülkücü gençlik yürüyüşler yaptı, yayınlar ve basın toplantıları ile Türkiye’deki Kırım Türkleri’nin de katkısı ile ülke kamuoyu “Mustafa Cemiloğlu” ismini öğrendi.

 

Soğuk savaş yıllarının bir kavramı olan Demirperde ötesindeki Türklerden hemen hiçbir sağlıklı haberin alınamadığı dönemde Samizdat olarak bilinen yeraltı haber kaynaklarından Türkiye’ye ulaşabilen bir haber ülke gündemini ve özellikle Türk milliyetçilerinin gönüllerini dalgalandırmıştı: 1944 yılındaki Kırım sürgününü protesto eden Mustafa Cemiloğlu isimli bir genç bulunduğu hapishanede açlık grevine başlamıştı. Kısa süre sonra bu haber “Mustafa Cemiloğlu hapishanede şehid oldu”ya dönüştü; bu haber öylesine etkili olmuştu ki, yurdun birçok köşesinde Cemiloğlu için yürüyüşler yapıldı; mevlidler okundu. Sonra anlaşıldı ki, “Mustafa Cemiloğlu” diye “yiğit bir Kırım Tatarı kahraman” vardı; hapishanelere de atılmıştı ama ölmemişti.

 

Bu şekilde ömrünün en verimli çağlarının 15 yılını hapishanelerde, Sibirya’nın zorunlu çalışma kamplarında ve Yakutistan’da sürgün ile geçirmek zorunda kaldı.

 

Daha sonra, ülkemize geldiğinde, son çağın en önemli simalarından bu Türk-Tatar kahramanının ufacık-tefecik bir insan olduğunu görünce, karşılarında “efsanevî bir Yamtar” göreceklerini hayâl eden ve tabiî  olarak hayâl kırıklığına uğrayan bazı ülküdaşlarımı uyarmıştım: “Siz o ufak-tefek bedene bakmayın; o ufak bedendeki koskocaman yüreği görün!…”

 

 

Son Çeyrek Yüzyılın Durum Raporu: 1987-2012

 

1987 Mayıs ayında Özbekistan’da Kırım Tatar Milli Hareketi inisyatif gruplarının birleşik toplantısında Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı kurularak tüzük ve programı kabul edildi ve teşkilat başkanlığına Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu seçildi. 1991 Haziranı’nda Kırım’ın Akmescit (Sovyet döneminde Simferepol adı verilmiştir) şehrinde 1917 senesinde Kırım’da toplanan ‘ilk millî kurultay’dan sonraki ikinci Kırım Tatar Milli Kurultayı yapıldı ve 33 kişiden oluşan Kırım Türk-Tatar Milli Meclisi seçildi ve meclis başkanlığına Kırımoğlu getirildi.

 

Kırım Türk-Tatar Milli Meclisi Başkanı olarak uluslararası bir saygınlığa kavuşan Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, başta Türkiye olmak üzere dünya ülkelerinde, 7 Şubat 1992 günü “tanışmak mutluluğuna eriştiği” Alparslan Türkeş başta olmak üzere birçok önemli isim ile resmî temaslarda bulundu.[3] Son olarak geçtiğimiz günlerde yapılan Türk Ocakları Genel Kurulu tarafından Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’na, ‘Galip Erdem Şeref Armağanı’’ verildiği açıklandı.

 

Gorbaçev’in “Açıklık” (=glasnost) ve “Yeniden Yapılanma (=perestroika) politikaları ile yeniden yapılanan Sovyetler Birliği’nin kısmen yumuşayan politikasından yararlanan öncü Türk-Tatarları ile birlikte atayurduna dönen Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, bu zorlu süreçte, Vatan-Kırım’ın, 1991 sonrasında bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkan ‘Ukrayna’nın bir parçası’na dönüştürüldüğüne tanık oldu. Bugün için Kırım’a dönebilen birkaç yüzbin kişilik Türk-Tatar topluluğu, Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’nun önderliğinde öz yurtlarında etnik bir “azınlık grubu” olarak demokratik haklarını kullanmağa çalışıyorlar. Hâlâ atayurtlarında yeniden kök salabilmek için cansiperâne bir gayret ile uğraşıyorlar.

 

 

Sürgünün Görgü Tanıklarından Halimat Bayramuk’un “2 Kasım 1943” Romanı

 

Kafkasya ve Kırım’ın Türk kökenli halklarını yok etmeğe yönelik Stalinist kampanya ne zaman aklıma gelse, ne zaman bu konuda konuşulsa Karaçay Türkleri’nden bir çocuk olarak sürgüne maruz kalan Halimat Bayramuk’un yazdığı ve Yılmaz Nevruz tarafından Türkiye Türkçesine başarı ile “2 Kasım 1943” romanını hatırlarım.[4]

 

Sürgünü nefsinde bütün acımasızlığı ile yaşamış olan naif bir yüreğin, Halimat Bayramuk’un yazdığı satırlar beni o kadar etkiledi ki, Kazakistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarındaki, damları çinko kaplı köyleri gördüğümde, her bir köye 3-5 hane olarak serpiştirilen soydaşlarım gözümün önünde canlandı. Kazakistan’da görev yaptığım sürede mütevazı evlerinde konuk olduğum, hâlâ sürgünden dönememiş gözleri yaşlı, ağzı dualı Ahıska Türkleri’nden aksakalları dinlerken çoğu zaman ben de gözyaşlarımı tutamadım. [5]

 

Yahudi soykırımını anlatan, döne döne anlatan onlarca filmi seyrederken, katı bir yumru gelir, boğazıma takılır: “Neden benim soydaşlarımın öyküsünü filme çeken bir sinemamız yok?” diye… Hattâ, “neden ülkemiz insanlarının büyük bir çoğunluğu soydaşlarının yaşadığı katliamlardan bu kadar habersizdir?” diye…

 

18 Mayıs 1944 sürgününü yaşayan ve bugünlerde 70 yaş üzerinde olan hayata kalan mazlumlardan kaç tanesi bir daha atayurtlarına dönebildiler? Kaç tanesi anaocağından uzaklarda can verdi? Kaç tanesi nerelerde toprağa verildi? Hesabını bilen yok!.. Hesabını bilen yoksa, hesabını soran da olmayacak demektir!..

 

1943-1944 sürgünlerinin mazlumu bütün soydaşlarımızı rahmetle anarken, 20 yılı aşkın süredir devam eden bir mücadele ile Vatan-Kırım’da tutunmağa çalışan 69 yaşındaki çilekeş Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu’na ile yoldaşlarına yâr ve yardımcı olmasını Allah-u Zülcelâl’den niyâz ederim.

 

______________________________________

 

İletişim: http://www.hayatibice.net

 

 

[1] Hayati Bice, ‘Turan Şairi’ Ergeş Uçkun ve ‘Çapandaz’, 12.5.2012.

http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi54045-Turan_Sairi_Erges_Uckun_ve_Capandaz.html

 

[2] Bu konuda yazdığım ve Yeni Düşünce’de yayınlanan Kırım / Lionnes – Cemiloğlu / Hilton

-Aykırılıklara Dair-” başlıklı yazım ve Kafkasya/Kırım sürgünlerine ilişkin arşiv bilgilerini yansıtan diğer yazılarım için bkz. Hayati Bice, Türk Yurtları Üzerine Notlar, Bilgeoğuz Yay., İstanbul-2010.

 

[3] Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu, Alparslan Türkeş’in ebedî âleme intikalinden sonra yayınladığı ve  en  samimi duygularını yansıtan mesajında şunları kaydetmişti: “Alparslan Türkeş bütün Türk Dünyası gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir şahsiyet olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hep söylediğim gibi, Sovyetler Birliği devrinde, demir perde altında, hür dünyadan sınırlı malumat alırken, Sovyet basınında kim karalanırsa bizler bilirdik ki onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar. Alparslan Türkeş ve O’nun Bozkurtlarından da Sovyet basınında hep kötü bahsedilir ve karalanırdı. Biz de bilirdik ki, Ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve taa o yıllardan sempatimizi ve saygımızı kazanmışlardı. Demirperde aralanıp, hür dünyadan ve Türkiye’den daha fazla malumat almaya başlayınca anladık ki yanılmamışız. 1975-1976 yıllarında benim için ve halkımız için Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve O’nun ülkücüleri hayatımı kurtarmış. Bu âlicenap insan ve O’nun ülküdaşları, bizimle beraber ağlamışlar, bizimle acılarımızı paylaşmışlar, bizler için dualar etmişler. Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir. Gıyaben seneler önce tanıdığım ve sonra, Türkiye’ye birinci kere ettiğim ziyaret günlerinde, 1992, 7 Şubat’ta tanışmak mutluluğuna eriştiğim merhum Alparslan Türkeş’e yüce Allah’tan rahmet diliyorum. 1997, 4 Nisan saat 22.45′te Türk Dünyası en büyük evlatlarından birisini kaybetti. Allah Milletimize Alparslan Türkeş gibi daha çok insanlar yetiştirmeyi nasip eylesin.”

http://www.kalgaydergisi.org/index.php?sayfa=dergiicerik&sayi=49&kod=748

 

[4] Halimat Bayramuk, 2 Kasım 1943, (Roman) , Aktaran: Yılmaz Nevruz, Ötüken Yay., İstanbul-2009.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=19850

 

[5] Ahıska Türkleri’nin dramını yansıtma yolunda gayreti, azimle yayınladığı ve http://www.ahiska.org.tr adresinden tüm arşivine erişilebilir olan Bizim Ahıska dergisi ile kamuoyunu bu konuda bilinçlendirme çabası nedeniyle Dr. Yunus Zeyrek’i anmak bir hakşinaslık olacaktır. Dergide Ahıska Türkleri’nin sürgünü örneğinde birçok tanıklık dosyası, sürgün öyküsü yayınlanmıştır. Bu belgeler arasında Orhan Uravelli tarafından yayınlanan “Sovyet Resmî Belgelerinde Ahıska Sürgünü” yazısında yer verilen resmî Sovyet belgeleri sürgün gerçeğini bütün çıplaklığı ile sergilemektedir. Bkz:

http://www.ahiska.org.tr/wp_pdf/sayi16/parcali/09_sayi16.pdf

 

*Hayati Bice Yazıları, Anma Takvimi, Öncüler, Türk-Birlikçilik, Ülkücü Hareket kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

‘Turan Şairi’ Ergeş Uçkun ve ‘Çapandaz’ / Hayati BİCE

‘Turan Şairi’ Ergeş Uçkun ve ‘Çapandaz’

- Ergeş UÇKUN /  Şiirleri, Makaleleleri, Mektupları, Hakkında Yazılanlar / Arslan KÜÇÜKYILDIZ’ın Kitabı Üzerine Notlar-

Dr. Hayati BİCE

Arslan Küçükyıldız’ın hazırlayıp Bengü yayınları arasında yayınlanması ile elimize ulaşan Çapandaz kitabı üzerine sohbet edilen “Kuşlukta Yazarlar” toplantısı biterken, kitabını adıma imzalayan yazarına eser hakkında bir değerlendirme yazısı yazma sözü verdim. Türk Ocakları’nın en önemli kültürel faaliyetlerinden olan kahvaltılı “Kuşlukta Yazarlar Buluşmaları” programını, yaklaşık bir yıldır,  bir grup okur/yazar arkadaşı ile birlikte istikrarlı bir şekilde sürdüren Arslan Küçükyıldız, “Çapandaz” adlı hacimli bir eser ile “Turan Şairi” olarak adlandırdığı Ergeş Uçkun’a vefasını göstermişti. “Kuşlukta Yazarlar Buluşmaları”nda yeni çıkan eserleri gündeme taşıyarak, yazarlarımız arasında bir dostluk ortamının tesisini hedefleyen Küçükyıldız’ın bu çabalarını karşılıksız bırakmak, vefasızlık olurdu doğrusu…

Ergeş Uçkun’un severek kullandığı bir mahlas olduğu için kitaba, kapak ismi olarak seçilen “Çapandaz” kelimesi ülkemizde hemen hiç bilinmez. Çapandaz,  bütün Türkistan’da Bozkurt, Oğlak ve Buzkaşi  isimleri ile bilinen ve ciddi olarak güç-kuvvet yarıştırmak, at sırtında oynandığı için aynı zamanda iyi at binmek  olan sert oyunda, alandaki kesilmiş hayvanı herkesin elinden çekip alarak hedefe ulaştıran ve birçok yarışı hep birincilikle bitiren kişi; usta, yiğit oyuncu demektir.

Yaklaşık beş yüz sayfa hacmindeki kitapta Arslan Küçükyıldız’ın vukufiyetle kaleme aldığı bir Giriş yazısından sonra, Ergeş Uçkun’un Şiirleri, Türkistan ve Afganistan konulu makaleleri, İslam ve Müslümanlar hakkındaki mektup ve yazışmaları ile son olarak da hakkında yazılan yazılar bölümlerine yer verilmiştir. Kitabın en sonuna eklenen Ergeş Uçkun ile ilgili resimler de birer belge olarak değerlendirilebilir. [1]

Kitabda bir eksik olarak gördüğüm Dizin kısmının -en azından Kişiler Dizini şeklinde- kitabın sonunda yer almasının kitabın belge niteliğinin bir gereği olduğunu değerli yazarına buradan iletmek isterim. Bir diğer önerim kitapta ismi geçen ancak genel kamuoyunun pek de iyi tanımadığı Muhammed Salih, Zahir Şah, Davud Han, Hamid Karzai, William Campbell, Kofi Annan gibi isimler hakkında kısa bir şahıslar sözlüğü eklenmesidir. Yine kitapta yer alan yazılarda geçen Türkistan’ın orijinal atasözleri ve deyimlerini de kitabın eki olarak bir arada sunmak eserin akademik değerini arttıracaktır.

Ergeş Uçkun, internetin ülkemizdeki ilk yıllarında, Türk milliyetçilerinin önemli adreslerinden olan Türk Gazete Topluluğu (TGT) yazışma grubunda paylaştığı bazı yazıları nedeniyle, ülkemizde kısmen de olsa tanınmıştı.  Merhum Uçkun’un, Arslan Küçükyıldız tarafından hazırlanan bu eser vasıtası ile hem daha geniş bir çevrede –hayli gecikmiş sayılsa bile- tanınacağını ve hem de Ergeş Uçkun’un bu kitapla bir araya getirilen yazılarında dile getirdiği gerçekler ile de tarihe not düşülmüş olacağını düşünüyorum.

Toplantıya katılan değerli ülküdaşım, Lütfi Şahsuvaroğlu’nun “Çapandaz” kitabının öznesi olan Ergeş Uçkun’u evinde misafir etmenin sağladığı görgü tanıklığı ile naklettikleri ve bu arada ülkemizin resmî devlet aparatının Türk yurtları konusundaki cehaletini Afganistan Türkleri örneğinde eleştirmesi toplantının -hiç değilse benim için- önemli ayrıntıları idi.

 

“Turan Şairi” Ergeş Uçkun Kimdi?..

Arslan Küçükyıldız, hayatını Turan için harcamış bir şahsiyet olarak isabetle “Turan Şairi” diye tanımladığı ve şairâne sözlerle “Kışlağı Horasan, menzili Bakû, yaylası Almatı, sevgilisi Ankara, aşkı Aşkabat, gönlü Taşkent ve Semerkand olan koca şâir” kelimeleri ile ruh dünyasının zenginliğini yansıttığı Ergeş Uçkun’un hayatını şu şekilde özetlemektedir:

“Güney Türkistan (Afganistan) Özbek Türklerinden olan Şahımerdankul Hanoğlu Ergeş Uçkun, Afganistan’ın Meymene vilayetine bağlı Andhoy’da 21 Şubat 1927′de doğdu. 1938-44 yılları arasında Anthoy İlkokulu’nu bitirdi. 1950 yılına kadar Kabil Darül-muallimînin’de okudu. 1950-52 yılları arasında Kabil Darülfünunu’nda kimya ve biyoloji okudu. 1952-54 yılları arasında Anthoy’da öğretmenlik yaptı. Siyasî dalgalanmalar yüzünden Meymene’ye gönderildi. 1957 yılına kadar Ebu Ubeydî Cuzcânî Lisesi müdür muavinliği görevinde bulundu. O zamanki Afgan Hükümeti’nin Türklere karşı açtığı yok etme siyasetine isyan ederek sevdiği mesleği ve vatanından ayrıldı. Yıllar sonra eşine, “12 yaşından itibaren Turancılık adına yaşadığını ve köy köy dolaşarak haksızlığa uğrayan Türklere yardım etmeye çalıştığını” anlatmıştı. Uygulanan politikaya karşı geldiği için Afgan hükümetince, ölü ya da diri olarak yakalanması için para ödülü konmuştu. Çocukluğundan beri, bütün Türklerin tek bir çatı altında yaşaması gerektiğini savunmuş, şiir ve yazılarıyla birlik ve beraberlik sağlamaya çalışmış, işkence gören Türklere destek vermişti. Başı için ödül konulunca, yaya olarak önce Pakistan, oradan da İran’a kaçtı. 1957′de de “Ay yıldızıma kavuştum” dediği Türkiye’ye sığındı.

1957-1961 yılları arasında Adana’da Toros İlkokulunda öğretmenlik yaptı. 1961 yılında eşi Türkan Hanımla burada tanışarak evlendi. Aldığı 160 lira maaşla geçinemeyince aynı yıl istifa etti. İngilizce bildiği ve Kimya, Biyoloji eğitimi aldığı için Mersin Ataş Rafinerisi laboratuarında işe alındı. 1974 yılında oradan da ayrıldı. O dönemlerde insanların birbirlerini öldürmelerine neden olan karşıt siyasi görüşlerin hâkim olması, 4 erkek çocuk sahibi olarak aileyi korkutmuştu. Asıl hedefi hadiselerin kaynağından gelişmeleri takip etmekti. Timuçinhan, Timurhan, Belidahan ve Aybarshan adlı oğullarını bu kargaşadan uzaklaştırmak için bir arkadaşı aracılığıyla Amerika’ya gitti. Princeton’da Mobil Oil’de teknik eleman olarak çalışmaya başladı.

1990’lı yıllarda Türk Dünyasının yeniden bağımsız Devletler halinde uyanışı onu ümitlendirmişti. 1996′da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde 4′üncüsü yapılan Uluslararası Şiir Şöleni’nde verilen ve 3 büyük ödülden biri olan ‘Şeyh Galip Ödülü’ne layık görüldü. Yaklaşık 30 yıl ABD’de yaşadıktan sonra yeniden Türkiye’ye döndü, Silifke’ye yerleşmeye karar verdi. Bir ev yaptırdı. En verimli döneminde, yanılmıyorsam 2004′de Yazarlar Birliği’nin Strazburg’da düzenlediği Şiir Günlerine katılmıştı. Bu seyahatten dönüşte felç geçirdi ve konuşamaz oldu. Bir volkanın lav püskürememesi gibi bir durumla karşılaşan Ergeş Uçkun, o seksenlik genç, suskunluğunu yaşıyordu.

Türkiye ve Afganistan’da çeşitli yayın organlarında Türk Dünyası ve Türklük meselelerine ilişkin pek çok araştırma ve inceleme yazıları çıkan Ergeş Uçkun’un, “Yurt Koşugları” adlı bir şiir kitabı ile bazı şiirleri Prof. Dr. Orhan Söylemez tarafından yayına hazırlanarak Ötüken Yayınları arasında yayınlandı. Uçkun’un, Türkçe, Arapça, Farsça, Urduca ve Tacikçe şiirleri bulunuyordu. Düz yazıları da en az şiirleri kadar etkileyici ve önemlidir. Çok sayıda yayına hazır kitabı bulunan fakat sağlık sorunları nedeniyle artık basılamayacağına üzülen Uçkun, yaklaşık on yıldır Mersin’in Silifke ilçesinde yaşamaktaydı. 82 yıllık çileli bir yolculuğu 25 Mayıs 2009 tarihinde Silifke’de geçirdiği bir kalp krizi ile noktalandı ve Hacı Ergeş Uçkun,  Hakk’ın rahmetine kavuştu. Geçirdiği felç nedeniyle son yıllarında konuşamayan Uçkun 36. Silifke Kültür Haftası etkinlikleri dolayısıyla ilçede bulunan Türk Dünyası Halk Oyunları ekibinin gösterisi sırasında fenalaştı. Ömrünce Turan için çalışan Şairin, Türk Dünyasının birliği için, Turan için atan kalbi bu heyecana dayanamamıştı. Silifke Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Uçkun bütün müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Öldüğünde ‘vatanım’ dediği Silifke’ye gömülmek istemişti, 26 Mayıs günü düzenlenen törenle Silifke’de toprağa verildi. Mekânı cennet olsun.”

“Ergeş Uçkun’a Borcumuz Var”

Ergeş Uçkun’a bütün Türk milliyetçilerinin bir vefa borcu olduğunu vurgulayan ve Çapandaz kitabını bu borcun bir kısmının yerine getirilmesi duygusu ile hazırladığını belirten Küçükyıldız, bu konuda şunları yazmıştır: “Milletimiz böyle kıymetli evlatları kolay bulmuyor ama çabuk kaybediyor. Türk dünyasına sahip çıkmaya çalışıyordu ama maalesef Türk dünyasına gönül verenler de kendisini yalnız bırakmıştı. Şiirlerini dünyanın her yerindeki Türk’ün okuyup anlayabileceği şekilde yazıyordu. Türk Dünyasına gelmiş ve gelebilecek tehlikeleri onun kadar iyi takip eden ve yorumlayan birini daha tanımadım. Ergeş Uçkun, ABD’de Türk Dünyasını bölme, parçalama ve yönetme çalışmalarını yakından takip etmiş, çıkardığı Çapandaz Dergisini kendi kıt imkânlarıyla çıkarıp Türk Dünyasına, Afganistan’a ulaştırmaya çalışmış, şiirleriyle, yazılarıyla Türk Milletini uyarmaya, ayağa kaldırmaya, birleşmeye bütünleşmeye çağırmıştı. Yaşarken kıymetini bilemediğimiz son Dedem Korkut’umuzdu diyebilirim. Basılmamış şiir ve yazılarının basılması ve adını yaşatmak için Adana Toros İlkokulu’na adının verilmesi gibi konularda Türk milliyetçilerine gayret etmek düşüyor.”[2]

***

Ergeş Uçkun’un Yazılarından İki Alıntı

Arslan Küçükyıldız’ın önünde saygı ile eğilinmesi gereken bir vefa borcunu yerine getirme duygusu ile hazırladığı eserde Türkistan Türkleri hakkında birçok değerli bilgi ve veri ile Turan için çarpan bir yürekten yükselen feryadları bulabileceksiniz. Hâlâ dünya gündeminin ilk sıralarında olan Afganistan’da olan bitenleri anlamak için, Uçkun’un “Kabil Niçin Yanıyor?” gibi yazılarını okuduğunuz takdirde, sağlam bir bakış açısı edineceksiniz.

Uçkun’un kitapta yer alan yazılarında bahsettiği kişilerden önemli bir kısmını şahsen tanıdığım için,  Küçükyıldız’ın kitabını okurken bir çok anı da gözlerimde canlandı.[3] Afganistan’da neredeyse bir asırdır zalimler eliyle inletilen Türk oymaklarının birbirleri ile ilişkilerinin dar kabilecilik boyutlarını bir türlü aşamamasının yol açtığı zafiyetin ve bunun vahim sonuçlarının somut örneklerini de Ergeş Uçkun’un Türklük derdi ile yaralı yüreğinden okumak mümkün oluyor. Toplantıda dile getirdiğim şekilde, son asrın Türk kahramanları arasında yerini almış olan Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu gibi, Azad Bek Kerimî gibi, hattâ Ebulfeyz Elçibey gibi iyi tanınan simaların sağlam birer biyografisinin henüz yazılmamasının, tarih önünde inkâr edilemez bir ihmal olduğunu kaydetmek isterim. Küçükyıldız’ın derlediği kitapta, isminden hakkı teslim edilerek bahsedildiğini göremediğim Afganistan Kuzey Vilayetleri İslamî Birleşmesi Başbuğu iken, alçakça bir işbirliği ile tuzağa düşürülerek şehid edilen, Azad Bek Kerimî’yi bu vesile ile rahmetle anmalıyım.

Ergeş Uçkun’un Çapandaz kitabının iki kapağı arasında derlenmiş yazı ve şiirlerinden herhangi birisini seçip yayınlamak, kendisinin Türk-İslam davasının ateşli bir savunucusu kimliğinin kanıtı olacaktır. Ben burada kendisinin anayurdu olan Afganistan’daki manevî iklimi yansıtan iki anekdot içeren birkaç satırı, biraz uslûbunun mizahî yönünü yansıtması [4], biraz da Türklerin ezeli hastalığı olan bir araya gelememe, ortak bir iş üretememe derdimizi göstermesi yönüyle küçük alıntılar şeklinde veriyorum.

“Turan Afganistan Olur mu?..”

“Eğer uzaydaki malum uyduların yardımı olmasa ve Batı denilen fundamentalist ve faşist Türk İslâm düşmanı sömürü teşkilatının para ağaları ve teknik yardımları olmasa bu parlak oğlanlar, birçok cephede tecrübeleri ve kabiliyetleri isbat edilmiş kahraman mücahitlerle, hem de birçok cephede nasıl çarpışırlar?

Galiba Batı dünyası ya kendi etraflarında büyük bir duvar olduğunu ve kimsenin onları göremiyeceğini zannediyor veya bu dünyadaki insanların kör olduğunu tahmin ediyorlar veya “Kuvvetliyim, istediğimi yaparım” ve “Zor değirmen yürütür” mantığıyla, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımıyorlar. Bana kalırsa şairin dediği gibi: “Karıncanın zevali kanat çıkarmasıyla olur.” Hasılı kelam, ‘kanat çıkarmış karıncalar’ gibi dünyalılara son veda uçuşunu yapıyorlar galiba.

Afganistan halkı, Batılılar bilmese de Kandaharlılarla olan Meymene Savaşını henüz unutmuş değiller. Onlar Meymene’den “Anacığım…” diye kaçarken şalvarları ayakbağı olduğundan donlarını çıkarıp kaçmışlardı ve Meymene’nin bugünkü hava meydanında yüz binlerce don kalmıştı ve millet gidip aylarca bu harp ganimetini seyrederdi. Bu sefer korkarım ki donlar Kandahar’da kalıp kendileri Peşaver veya Katmandu’ya kaçmasınlar!..

İngilizler yurdumuza musallat olduğundan beri her vesile ile İslâm dini daima istismar edilmiştir. Perde veya yüz örtme işinden faydalanan binlerce İngiliz istihbaratına mensup kadınlar, perde altında faaliyet ederken, camilerimizde de müslüman kılığına girmiş sünnetsiz imamlar, hocalık unvanını ele geçirip cahil halka fetvalar sadır eylemiş ve millî şirazemizi bozmuşlardır. Bu cümleden Kabil şehrinin en büyük camisi olan Pulî-Hiştî Camisi’nin İngiliz ‘Sahte Hoca’sı, yirmi dört yıl imamlık yaptıktan sonra İngiltere’ye dönerek camiye mektup gönderip, İngiliz olduğunu ve kendisinin arkasında okunan namazların kabul olmayacağını ve muktedilerin namazlarını iade etmeleri gerektiğini söylemiş ve tekrar kılınmasını salık verme lütfunda bulunmuştur.

Azarsızlık esasına dayanan tarikat ocakları, eli sopalı isyancılar ve desiseciler yatağına dönüşüp Hazreti Bahaveddini Belagerdan Evliya Hazretleri [5] ve Hoca Ahmed Velî Efendi [6] gibi zatların Kuran-ı Kerim’i esas alarak kurduğu insancıl, halkına sadık müesseseler, birer kendi gelenek ve halklarına isyan merkezi, fesat yuvası ve İngiliz istihbaratı yatağı ve sömürgecilerin propaganda ocağına dönüşmüştü ki, şimdiki Taliban ocağının da bunlardan biri olması gerekir.

Ruslar –Afganistan’dan- çıktığından beri yine dışarıdan himayeli ve başta Hikmetyar, Seyyaf ve Taliban ordularıyla çarpışan yerli halk (Turanlılar, Hazara Türkmeni, Tacik ve Türkler ki hepsi aynı kültürdendirler) savaşırken ele geçirdikleri esirler veya maktullerin arasında çok sayıda sünnetsiz kişilerin olduğunu ve müslüman adetlerine göre gömemediklerini ifade ederler. (…)

Batı dünyası, mutlak surette Türk ve Müslüman düşmanlığını sürdürmekte, Türkiye, Bosna, Çeçenistan ve Kıbrıs’ta olduğu gibi, Afganistan’da da yerli halkın üstüne sürmekte ve her gün başka bir katliam sahneleri hazırlanmaktadır, yani; bugün Afganistan’ın yerlileri, Avustralya, Afrika ve Amerika’da iki asır önce olduğu gibi, soykırımına maruz kalmış olup, Kızıl Ordu çıktığından beri, on sekiz senedir, aşağıdaki dev güçlere karşı ölüm kalım savaşı vermektedirler. Bunlar: Amerika Birleşik Devletleri, en azgın Türk düşmanı İngiltere, finansmancı para ağası Suudi Arabistan, İngiliz yamağı Pakistan ve yurdumuza İngiliz himayesinden getirilen Nakilîn Afganlar veya nam-ı diğer Peştunlar ile Angloamerikan-Rus, Peştun karavulu ve çomağı Birleşmiş Milletler ve Kızıl Haç mekanizmasından ibarettir.”

* Yeni Türkiye Dergisi, Sayı:16, Sayfa: 1694-1707, 1997-Ankara.[7]

“Afganistanlı Türkler”

“Bugün Afganistan’daki insanların tümü bir felakete maruz kalmış; Batı arkalı, kimsenin tanımadığı ve adını bile duymadığı, ne idüğü bilinmiyen, Molla Ömer namlı bir kişinin öncülüğünde Pakistan Ordusu’nun işgaline uğramış durumdadır ve bu dışarıdan gelen müdahaleye, Pakistan asıllı Afgan veya Patanlar değil, yerli Türk, Tacik, Hazara, Aymak, Beluci ve Doğulu Göçerler gibi aslî halklar son nefer ve son damla kan savaşı veriyor.

Birleşmiş Milletler’den ve Avrupa’nın sözde insancıl kurumlarından… bize bir torbada un geliyorsa, kırk torba da Taliban’a silah ve her türlü askerî yardım gidiyor. (…) Bizim düşmanlarımızın, şimdiki durumda belli bir isim ve hüviyeti yok; Asker Pakistan’dan, para Arabistan’dan, teknik malzeme Batı’dan geliyor ve Birleşmiş Milletler (UN) da bu kollardan birisidir. Bizim tesbit ettiğimiz görünürdeki gerçek düşmanlar; Dolar, Pound, Mark, Ruble, Riyal ile Franktır.

Eski zamanlarda bir kâtip veya devlet memurunun, kaleminin cebinden düştüğünü, bir köylü görmüş ve adamı şöyle ikaz etmiş: “Beyefendi baltanız düştü..” Katib, geriye baktığında kalemini görmüş ve “Kardeşim, bu balta değil, kalem” demiş. Köylü, “Balta mı kalem mi bilmem, fakat benim evimi onunla yıkıyorsunuz” demiş.

Para mı, pul mu bilmeyiz, fakat Afganistan’ı harabeye çeviren ve insanları yakıp yıkan da yukarıdaki nesnelerdir.  Onlar nereye akarsa karşı tarafa sel ve yangın felaketi gelir ve parayı verenler de güle güle yakıp külüne bakarlar.

Türkiye’de eskiden olmayan bir “Afganistanlı Türk Öğrencileri Birliği” kurulmuştu, bu kuruluş Afganistan Türklerini temsil etmesi gerekirdi. Görüyoruz ki, bir bazarda bir narh kâfi gelmemiş, belki de yine dolar sıçramasıyla bu sefer de “Türkmen Birliği” kurulmuş. Kurulsun, iyi güzel. Fakat, bu yeni ayrılmayla “Afganistanlı Türk Öğrencileri Birliği” daha zayıf olmaz mı Mahtumlarım?

Ayak Halife Hazretleri, Afgan Kralı Zahir Şah ve babası Nadir Şah’ın hürmetlerine mazhar olmuş ve Dil-Kuşa Kasrı’na doğrudan doğruya girebilen bir Türk azizi idiler ki müridlerine asla nasib olmamıştı. Bunlardan biri Bahadır Mücahid, Taliban tarafından şehid edildi ve hepimiz kan ağladık. Fakat o muhterem zatı, Bahadır Mahtumları bütün Afganistan, Türkistan tanır; merhum Kızıl Ayak Halife’nin[8] evlatlarıdırlar. Kızıl Mücahid’i yine Türkmen olan Türkmenistan himaye edemedi ve sığınma hakkı tanımadığından Kızıl Ayak Halife Hazretleri’nin müridi Bahadır Mücahid merhum Taliban’ın elinde şehadet derecesine kavuştu.” 20 Temmuz 2001 [9]

***

Bu vesile ile, uzunca bir şiirinde [10]

“Bir yol bulub, birleşmeyince Türkler

Düşman ile, hırlaşmayınca Türkler

Uçkun gibi, gürleşmeyince Türkler

Ben ağlarım, sen ağlama desen de…”

diye inleyen, nevi şahsına münhasır bir Türk oğlu Türk olan “Çapandaz” Hacı Ergeş Uçkun’a Rabb-i Rahîm’imden sonsuz rahmet niyâz ediyorum. Kabri pür-nur, makamı Cennet  olsun.

______________________________________

İletişim: http://www.hayatibice.net

[1] Arslan Küçükyıldız, Çapandaz (Ergeş Uçkun, Şiirleri/Makaleleleri/Mektupları/Hakkında Yazılanlar) Bengü Yay., 495. sayfa; 2012-Ankara. Ergeş Uçkun hakkında TRT-INT kanalında yayınlanan bir belgeseli kitabı okumadan önce izlemesini tüm okurlara tavsiye ederim. http://www.youtube.com/watch?v=S-0f-TLdtBY Dört video parçası halinde sunulan yaklaşık yarım saatlik bu belgeseli izleyerek kitabı okumak çok daha yararlı olacaktır. “Çapandaz” kelimesine anlam veren “Oğlak Kapmaca”, “Kökböri” adı ile bilinen oyun hakkında Abdurrahim Masumî tarafından kaleme alınan derli toplu bir yazı için bkz: http://guneyturkistan.wordpress.com/2009/05/06/oglak-oyunu/

Bu oyunun Kökböri (=bozkurt) olarak bilinen varyantının somut bir kanıtı olan resmi Türkistan’a 1864 yılında yaptığı geziyi ertesi yıl bastıran A. Vambery’nin  “Türkistan Seyahatnamesi” kitabından alınan bir gravürde görebilirsiniz. (Bkz. FOTOGALERİ)

[2] Arslan Küçükyıldız, Çapandaz (Ergeş Uçkun, Şiirleri/Makaleleleri/Mektupları/Hakkında Yazılanlar) Bengü Yay., 2012-Ankara, s. 21-24.

[3] Kitapta bir Türkistan koşuğunu öğrettiği Muhammed Sabir Karger’e çıkarttığı “Türkistan Halk Müziği” kasetlerindeki bir eser vesilesiyle sitem eden Ergeş Uçkun’un bahsettiği sözleri değiştirmede doğrusu benim de vebalim var. Gençlik dönemimizde aynı bekâr evini paylaştığımız Karger ile kaset için eserler seçilirken bazı lokal yer ve şahıs isimlerinin değiştirilmesinin eserlerin Türkiye’de dinleyecek insanların gönlüne girilmesinde daha etkili olacağını savundum. Uçkun’un bahsettiği “Tahta Köprü” koşuğunun sözleri de böylece değiştirildi; bizim elimizden geçtikten sonra “Askerler Marşı” olarak ünlenen bu parça o kadar beğenildi ki T.C. Kültür Bakanlığı Türk Dünyası Müzik Topluluğu yöneticisi İrfan Gürdal’ın derlediği topluluk repertuarının hit eserlerinden birisi haline geldi; hattâ bazı Turancı dostlarımız eserin Enver Paşa ve beraberindeki mücahidler için yazıldığını dahi hayâl ettiler.

(Eseri M. Sabir Karger ve ünlendiren İrfan Gürdal’ın yorumu ile dinlemek için bkz: http://www.youtube.com/watch?v=LxWDqtMtSu0 )

Ergeş Uçkun’un eserin Muhammed Sabir Karger’in kendisine mal etmesinden rahatsızlığını ifade etmesinde gerçeklik payı vardır ama eserin Türkiye kamuoyuna benimsetilmesinde yaptığı hizmet de göz ardı edilemez. Arslan Küçükyıldız, Çapandaz, s. 107.

[4] Bu trajikomik uslûb konusunda ilgili okurlara Ergeş Uçkun’un Afganistan’ın zalim krallarından Zahir Şah ile ilgili satırlarını, -meselâ, “Kesekçi Zahir” yazısı-  tavsiye ederim.

[5] Hazreti Bahaveddini Belagerdan Evliya Hazretleri: Ülkemizde “Şah-ı Nakşbend” olarak bilinen Nakşbendiyye tarikatının kurucu pîri Seyyid Muhammed Bahaeddin Buharî kastediliyor.  

[6] Hoca Ahmed Velî Efendi: Yaygın olarak Pîr-i Türkistan olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî’den söz edilmektedir.

[7]Arslan Küçükyıldız, Çapandaz, s. 140-166.

[8] Kızıl Ayak Halife: Türkistan’da yaşamış olan büyük velilerdendir. İsmi Âbid Nazar olup doğduğu yer olan Kızılayak köyünden dolayı “Halife-i Kızılayak” diye ünlenmiştir. 1877 yılında şu anda Türkmenistan’a, ancak o yıllarda Buhara Emirliğine bağlı olan Kerki şehrinin Kızılayak köyünde dünyaya geldi. İlk tahsilini âlim bir zat olan babasının da yardımıyla burada tamamladı. Sonra, eğitimine zamanın büyük âlimlerinden Ebü`l-Fazl-ı Sîret`in yanında devam etmek için Buhara`ya gitti. Buhara`da eğitimini tamamladıktan sonra Buhara Emiri tarafından kendisine Buhara Kadılığı teklif edildi. Ancak, kadılığı kabul etmeyip memleketine döndü. Daha sonra tasavvufa yönelerek zamanının ünlü sufilerinden olan amcası olan Halîfe Hüdaynazar`dan feyz ve icazet aldı. Tasavvufta silsilesi Hâce Muhammed Saîd Müceddidî`ye ulaşır. Amcası kendisine mürşidlik  icazetini verdikten sonra, kendisine gelenleri, “Artık Âbid`e gidin. Bende olanlar, bendi kaldırılmış bir ırmak gibi oraya aktı, gitti” buyurarak yeğenine havale etti. Fakat Âbid Nazar, mürşidi vefat edinceye kadar biat kabul etmedi. Bir müddet sonra amcası Hüdaynazar ile hacca gitti. Hacdan sonra  Medîne`ye vardıklarında mürşidi Hüdaynazar hazretleri vefat etti ve Cennetü`l-Bâkî`de defnedildi. Komünizmin Türkistan’a yerleşmesinden sonra Afganistan`a hicret etmek zorunda kaldı. Büyük bir kafile ile Afganistan`a geçen Halîfe Kızılayak, Ruslara karşı başlatılan cihâd hareketlerini destekledi. Halife Kızılayak Âbid Nazar, Afganistan`a geçtikten sonra, sırasıyla İngilizler tarafından işbaşına getirilen Afganistan Kralları olan Emanullah Han, Nadir Şah ve Zahir Şah’tan saygı görmüştür. Kurduğu medrese ve dergâha maddî yardımlarda bulunmuşlardır. Kızıl Ayak Halife, 1955 yılı Şaban ayında Hakk`ın rahmetine kavuşmuştu. Tarikat silsilesi oğlu ve torunları tarafından sürdürülmüştür.

[9] Arslan Küçükyıldız, Çapandaz, s. 216-217.

[10] Şiirin tamamı için bkz: Orhan Söylemez, Ergeş Uçgun ve Yurt koşugları, Ötüken yay., İstanbul-1997, s.86.

 

 

*Hayati Bice Yazıları, Anma Takvimi, Kitablar Arasında, Kültür/Sanat, Öncüler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Monşer-Mister-Yoldaş veya Yabancı / Ayvaz GÖKDEMİR

MONŞER- MİSTER -YOLDAŞ veya YABANCI

Ayvaz GÖKDEMİR

Tanzimat’tan sonra bizde millî kültür ve medeniyetimizle, bi­zi biz yapan «değerleriyle» ve tabiatıyla milletimizin büyük bütünüyle manevî rabıtası çok zayıf, hattâ hiç yok denilebilecek bir aydınlar nesli yetişti. Bugün de canlı numunelerini pek çok gördüğümüz bu aydınların birinci hususiyeti, Batı’ya aşırı ve körükörüne bir hayranlık ve ikincisi de bil­gisizlik sebebiyle, millî olan değerlere bîgânelik ve hattâ yer yer düşmanlıktır.

Uzun bir ömrün im­kânları içinde Cum­huriyet ve hattâ çok partili devremizin de şöh­retli gazetecilerinden biri olan Hüseyin Cahit Yalçın, edebî hâtıralarını anlatır­ken şöyle diyor: «Bütün kültürümü Garb’a, bilhassa Fransa’ya borçluyum. Üze­rimde Şark eserlerinin hiç bir tesiri olmadı. Arapça ve Acemce tahsilimiz zâ­ten noksandı. O lisanlarda yazılmış bir şey okuyamaz­dık. Eski ve yeni Türkçe eserlere de veda etmiştim. Çocukluğumda anlamadan okuduğum Divan Edebiya­tımdan da uzaklaşmıştım. Binaenaleyh diyebilirim ki, gençliğimden beri ne okumuşsam Fransızca’dır, ne öğrenmişsem o menbâdan gelmiştir.» Bu, dikkate de­ğer bir itiraftır. Üzerinde durduğumuz, Batı kültürünün mahkûmu, mağlûbu ve bir nevi müstemlekesi olan yabancılaşmış aydınların gerçek hüviyetlerini ifşa eder.

Gerçekten de bu aydın­lar, bütün bilgilerini, bütün kültürlerini Batı’ya borçlu­durlar. Derece derece iyi ve kötü Batı taklitçisidirler. Bunların Türk târih ve me­deniyeti hakkındaki bilgile­ri de Avrupalıların yazdık­larından okuyabildikleri ka­dardır. Halbuki Batılı sözde ilim çevreleri, Türk milleti, Türk târih ve medeniyeti hakkında garazkâr, kötü maksatlı, peşin hükümlü, düşmanca ve kötüleyici bir tutum içinde olmuşlardır.

Avrupalı  siyasetçiler, Türk imparatorluğu­nu yıkmak, Türk var­lığına son vermek için şey­tanî   plânlar,    türlü   türlü komplolar hazırlarken, aynı çevrenin ilim adamla­rı da ilim adına onları des­teklemişlerdir. Yalnız dün değil, bugün bile Batılılar bize karşı XI. Asrın Haçlı Seferleri zihniyetinden kurtulamamışlardır. Türk ve Türklükle ilgili bahislerde her birinin şuur altında bir Papa Urban, bir Piyer Lermit, bir Makaryos kımıl­dar… (Gerçekten ilim ve insaf sahibi, kadir bilir, hakkı teslim eder Batılı aydın ve bilginleri takdir ve hayranlıkla istisna sayı­yorum.)

İşte bizim Tanzimat son­rası Batıcı aydınlarımız da kendi târih ve medeniyeti­mizi, düşmanlarımızın yaz­dıkları gibi biliyorlardı.

Bugün de o tip aydınla­rın durumu değişmemiştir. Hâlâ târihimize karşı nef­ret içinde bulunan veya ne kadar gülünç duruma düş­tüklerini fark etmeksizin, medenî bir kök bulma gay­reti ile bizim Orta Asya ile bir ilgimiz bulunmadığı, medenî Elenler’in torunu olduğumuz yolundaki saf­sataları tekrarlayan câhil, gafil ve hâinlere rastlamak­tayız.

Bütün alâmetleriyle görülmüştür ve gö­rülmektedir ki, bu tip aydın, en iyi ihtimalle ve en şanslı örneğinde bel­ki bir Batılı olabilmiştir, ama Türklük’le bir ilgisi kalmamıştır. Dünün Tanzi­mat züppesi ile bugünün kalemli veya silâhlı komü­nist eşkiyası, Türk milleti için maddî sâhada gerçek kaşık düşmanı birer asa­lak, manevî sahada ise teh­likeli birer tahrip mikrobu ve ajandan başka bir şey değildirler.

Türk milletinin nimetini yer,    yabancıların düdüğünü veya kılıcını ça­larlar…

«Batılılaşma» denilen ve sonucu hıyanete varan bu kendi mukaddeslerimizden soyunma ve yabancıyı şu­ursuzca taklit hareketinin başlangıcından itibaren bir büyük şansı olmuştur: Doğ­rudan veya dolaylı olarak devlet himayesine mazha­riyet. Hareket yukardan a-şağıya doğru bir zorlama şeklinde ortaya çıkmış ve git gide karşı durulmaz bir siyâsî ve bürokratik tahak­küm hâlini almıştır. Üst üste gelen çok büyük felâ­ketlerin cemiyetimizin mu­kavemetini adamakıllı za­yıflatmasından da istifade eden «yabancı», bidayette ürkek, çekingen hırsız adımlarıyla yaklaşmaya çalışırken, nihayette «efendi­miz» oldu ve bir «Ortaçağ Derebeyi» pervasızlığı içinde millî hayatımızın tama­mını tanzim etmeye; daha doğrusu Türk milletinin geçmişi ve öz benliği ile alâ­kasız bir hayat «icadına» koyuldu. «Yabancı», hep «Devlet» kılığında idi ve dâima devlet gücüne daya­nıyordu. Bir türlü sistemli, şuurlu ve organize hâle gelemeyen millî mukave­met ise «irtica» ve «isyan» olmaktan öteye geçemedi. Neticede «zorba yabancı» mülkün sahibi oldu, asıl vârisler ise parya…

Fakat, yabancılaşma­nın bütün tahribatı­na rağmen, içtimâi bünyede potansiyel olarak dâima mevcut olagelen millî şuur tohumu ve insi­yaki denilebilecek millî mukavemet fikri, gelişip serpilmiş, bilhassa son yıl­larda diyalektik denilebile­cek bir sıçrama ile şuurlu bir organizasyona kavuş­muştur. Türk miletinin gasp edilmiş millî hakları ve yok edilmek istenen mi­llî kültürü ve imanı namına «Milliyetçi – Ülkücü» mü­nevverlerin öncülüğünde ortaya konan bu hareket, bugüne kadar rakipsiz ve şeriksiz hükmetmeye alış­mış olan «yabancı» yı şid­detle öfkelendirmiş ve ür­kütmüştür. Bu öfke ve te­lâş sebebiyle, henüz saka­lına bıçak değmemiş, henüz bıyığı bile terlememiş ço­cuklar, gençler öldürülmek­te ve hapishanelere dol­durulmaktadır. Bu sebeple, ucundan kıyısından devlet kademelerine ilişebilmiş milliyetçi—ülkücü münev­verler «işgalci» sayılarak zulüm ve kıyımlara müsta­hak görülmektedir. Fakat bu hırçın, haşin ve zalim çırpınışların başlamış bulu­nan millî istirdad hareketi­ni durdurabileceğini san­mıyorum.

Devlet, Haziran 1978,

Sayı:434, sayfa:25

Kültür/Sanat, Öncüler, Unutulmaz Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türk Milliyetçiliğinin Tanzimatla Beliren Hastalığı / Remzi Oğuz ARIK

Türk Milliyetçiliğinin Tanzimatla Beliren Hastalığı

Remzi Oğuz ARIK

Radyo Konuşmaları’ndan – 28 Nisan 1951

… Tanzimatta beliren Türk milliyetçiliğinin bu merhalesindeki Milliyetçilik şuuru, bizim azınlıkları da ayağa kaldıran batı romantizminden ilham almaktadır. Hürriyet, terakki hatta Cumhuriyet gibi kelimelerin cazibesi aydınlarımızı sarmıştır. Ama onlar, -bütün terakkiyi, bütün refahı, saadeti getirdiğine inandıkları-bu mefhumların münakaşası veya savunması dışında, batı anlamında milliyetçiliğe henüz yanaşmamışlardır, batının -hemen tamamiyle yekpare milletler halindeki devletleri içinde yerleşmeye başlayan- demokrasi prensibini, bizim birçok azınlıklarla kaplı imparatorluğumuzda aynen benimsemiş, savunmuş görünüyorlar; halbuki, batıda bu prensibin ilkin milliyetler meselesini çözmekle işe başladığından habersiz kalmışlardır.
Bu itibarladır ki, milliyetçilik tam bir siyasi hareket değil, hatta Türk adına dayanan bir şuur bile değildir. Bu devrenin bütün aydınları, henüz istedikleri şeyi tam bilmezler. Bir Abdülhak Hamit, Tarık’ı, Nesteren’i, Liberte’yi vesaireyi yazar, ama ancak “Tayflar Geçidi”ndedir ki, şöyle haykırabilir:

Sen Türk adını anıyorken biraz eğil,
Türk’ün sebeb sükutuna Türk olması değil!..

Yani, henüz bir uyanış olan bu milliyetçilik merhalesinde bu davayı güden insanlarımız, bütün Avrupa’da son meydan muharebesini veren demokrasisinin aşıkıdır1ar.

Bundan başka; bu insanlar ileri tekniğin, ileri ilmin propagandacısı ve dostu olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Belki Fatih’ten beri zaman zaman beliren bu noktaya ayrıca döneceğiz.
Hülasa, bu devirde milliyetçilik henüz adını alamayan bir his halindedir. Bu yüzden de, Türklük realitesi bir yana bırakılmış; “unsurların birliği”, “azınlıkların birliği” vahimesine ömür verilmiştir. Bu yüzden de, bütün imparatorluğu ayakta tutan, ona adını, hakikatini veren bir ana-vatan, halkiyle birlikte “sömürge”kertesine düşürülmüştür.

Bu bakımdan Tanzimat, Türklerden başka herkesin işine yaramıştır, diyebiliriz. Türkler bu fermanla resmen inkar edilmiş; varlıklarını varlığımızdan koparmaya koşan kitleler için asil unsur, kendini unutmaya mahkum edilmiştir.

İmparatorluğun ayakta durması için katlandığımız bu inkardan, elimize ne geçmiştir? Gelişen ve kendilerini idare eder durumda gördükleri Türkleri düşman bilen azlıklar!
İmparatorluğun düşmanları ile işbirliği yapan bu azlıkların asıl tehlikesi; soylarının, soy tarihlerinin şuuruna varmaları; Türkler için ise bu şuurun bir vatan hâinliği sayılmasıydı. Bütün insanlığın, âdeta elele vererek, azlıklar için tanıdığı bu haktan Türkler menedilmişlerdir. Türklerin kendi soyları, adları, tarihleri üstüne eğilmesi bir dağıtıcı, günah ve tefrikacılık sayılıyordu. Bu hususta Rus Sefiri İğnatiyef ile Sadrazam Mahmut Nedim, Şeyhülislam’la Fener ve Ermeni Patriği, Sarayın Hadımağası ile Hassa Alayı kumandanı aynı düşünmekte idi! Türk soyunun realitesi ecnebi bilginlerin inceleme hattâ derinleşme konusu olurken, bizim kendi kendimizi tanımaktan adeta men edilmemiz, tarihin yaman bir cilvesidir! ..

Anma Takvimi, Öncüler, Tarih, Unutulmaz Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Tarafsızlık / Dündar TAŞER

Tarafsızlık

Dündar TAŞER

«Bîtaraf olan bertaraf olur.»

Yukardaki cümle Atatürk’ündür. Milli meselelerde, beynelmilel münasebetlerde, yeri, yönü, tutumu belli olmayı öğütlemek için söylenmiştir. Türk milletine, Türk idarecisine özellikle Türk gençliğine  iradeli, ka­rarlı, inançlı olmayı telkin etmek istemiştir. Kendisi de hayatı boyunca kimseyi şüphe ve tereddütte bırak­mamış, kanaatını ve tarafını açıkça ortaya koymuştur. Mesela, iç politikasında Türk milliyetçisidir, bu husus­ta hiç bir tâvize ve uzlaşmaya razı olmamıştır.

Okul kitaplarından, tarih kongresine kadar bütün kültür faaliyetlerini bu yöne çevirmiş, milliyetçilik an­layışını vatandaşlık ölçüsü içine hapsetmemiş, kendi­ni Türk bilen, Türk olma şuurunu taşıyan bütün kişile­ri kavrayan bir mefhum olarak almıştır.

..Bizim Mustafa Kaplan’ın bir hikayesi var, sık sık anlatır: «Sadrazam sefere giderken yerine bir kaymakam bırakmak için bütün erkân-ı devleti toplamış. Se­ferin  süresi, seferin yolu, ikmali tahliyesi bu zaman içinde yurdun emniyet ve asayişi hakkında alınacak tedbirleri müzakere etmişler, herkes kanaatını arzet­miş, sonunda vezire söz sırası gelince, ‘Efendim’ de­miş ‘lspanağa narh koymak lazımdır.’  Herkes birbi­rine sormuş, toplantı dağılınca kahyası gelip vezire ta­riz etmiş. ‘Bu nasıl teklifti efendim, yeri var mı ıspa­nağın şimdi..’ demiş. Vezir sakalını sıvazlayıp ‘Sen an­lamazsın’ diye kurnaz kurnaz gülmüş,‘Başka şey söy­lesem olmazdı, tarafımı belli ederim, kimi lehimde ki­mi aleyhimde konuşurdu, amma şimdi kimse bana karşı olamaz.’ demiş, az sonra da vezire sadaret kah­yası olduğu fermanı tebliğ edilmiş. »

Bu hikaye, bir zamanların, tarafsızlar için yaptığı bir hicviyedir. Atatürk’ün bütün derdi bu tarafsızlığı imha idi. Kendi hayatında da hiç tarafsız kalmamıştı. İyi veya kötü, ister beğenin, ister kızın amma bütün ömrünce tarafı olmuştur.

Tarafsızlığı ihya etmek, tarafsızı taltif etmek, ta­rafı olana ters bakmak, ondan kaçmak, onu yok et­mek, Atatürkçüyüm diyenlerin metodu olabilir mi? Oluyor işte. Gül ile zakkuma, ayrık otu ile buğdaya fark gözetmeden su veren bahçıvan, kuzu ile kurt ara­sında tarafsız çoban, kaatille yaralı arasında seyirci duran polis nasıl olmazsa, milliyetçi ile komünist ara­sında tarafsız davranmış, idareci de olamaz. Nizamla anarşi aynı gözle görülemez.

Bir milletin kaderi,bir devletin varlığı, bir vatanın bütünlüğü tehlikede iken, tarafsız, ilgisiz, bigâne duranlardan da tedbir istenmez, istenmemelidir. İs­tenirse hata olur. Devlet idaresinde ise hata, cinayetten de kötü sonuçlar verir.

Bir komünist devlet, milliyetçiye karşı, komüniste taraftar olmaya mecbur olduğu gibi, Türk devleti de, milliyetçiye taraftar, komüniste karşı olmaya mecburdur. Komünist devleti komünist adamlar idare eder, tarafsız değil, milli devleti de tarafsızlar değil, milliyetçiler yönetir.

Nasıl, her komünistim diyeni,. Çin’de komünist say­mıyorlarsa, her milliyetçiyim diyen de Türkiye’de milliyetçi sayılmaz.

Tarafsız profesör, tarafsız memur, tarafsız politikacı olamaz, Türkiye’de Türkçü, milliyetçi olmak şarttır, zarurettir.

Bîtaraf olan bertaraf olmalıdır.

2 Ağustos 1971, DEVLET.

Anma Takvimi, Tarih, Ülkücü Hareket, Unutulmaz Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Aziz Ocaklı’ya / Hamdullah Subhi TANRIÖVER

Aziz Ocaklı’ya

Hamdullah Subhi TANRIÖVER

Çetin bir dağ yolunda senelerdir yürüyoruz.
Hareket noktasından uzaklaştıkça, ufuk genişliyor ve rüzgâr artıyor. Eski mâbet, eski ümit aşağıda, ovalarda kaldı. Kenarında dolaştığımız uçurumların dibinden mâzinin lâfzı ve şekli kaybolan şikayet ve itiraz uğultusu geliyor.

Aziz Ocaklı,

Milletinin târihinden vazife aldın ve birbirinden daha yüksek tepelere doğru yepyeni bir önderin rûya ve îmaniyle çıkıyorsun.
Genç kalbine büyük bir aşk sünuh etmiştir.
Sen Türk vatanı üstünde aşkın timsalisin! Aşkın yâni, yeryüzünün tanıdığı en büyük, en yaratıcı kuvvetin timsalisin!
Yokuşları tırmandıkça, ufkun genişledikçe asırlardır unutulmuş bir âlemi hayran gözlerinle tekrar buluyorsun.

Aziz Ocaklı,

Sevdiğin kadar asil, sevdiğin kadar yapıcı ve yükseltici bir insansın! Aşdığın yol, seni ıztırap kaynaklarına doğru götürüyor. Işıksız köşelerinde acısını söylemeğe tenezzül etmeyen bedbaht, fakat mağrur kardeşine şefkat ve teselliyi, iman ve şifâyı aşkın nur hâline koyduğu parmaklarınla sen uzatacaksın!
Köylerin ortasında ufak bir mektebin çatısı altında çalışan genç muallim, terkedilmiş ve ıssız kulübelere ücretsiz muâyene ve ilaç götüren doktor, biriken bir halk kalabalığına yeni sözü söyleyen genç hatip, tehlike günlerinde irâdesinin zırhlarına bürünerek dastanî bir kahraman gibi boğuşan genç zabit, şiirinin, resminin, mermerinin, âletinin başında yarınki Türk vatanına san’at şekilleri ve sesleri yaratan genç san’atkâr, sen içtimaî bir tarikatın, bir aşk mezhebinin müridisin.
Vazifen nedir diye soruyorlar?
Bütün rüzgârları yanık kokusu getiren harap bir memleketin üstünde, ihtiyaçlar ortasında bunalmış bir halkın karşısında, vazifenin ne olduğunu sana aşkın söyledi!
Sen birlik için çalışıyorsun.
Tâlihin ve târihin senden uzak düşürdüğü kardeşleri, bir akşam saatinde ocağının dışarıyı ve içeriyi aydınlatan kızıl ışığında tekrar görüp tanımadın mı?
Yaylalardan ovalara, ovalardan yaylalara göçen, Yörük Anadolu, köylerin ve kasabaların yerleşmiş halkı ile beraber, mezhep ihtilâfları içinde parça parça olmuştur!
Güneyde ve Doğuda millî harsına düşman iki lisan, hâkimiyetini gösteren bayrağının gölgesinde sana karşı mücâdele ediyor.
İstanbul kapılarında, Akdeniz kıyılarında eski Anadolu’nun en koyu Türk merkezleri etrafında dört beş yabancı lisan konuşulan kaç tane ufak Makedonya ve Kafkasya var?
Vatanının kuzeyinde, uğursuz bir cereyan senelerdir millî ruhunu aşındırarak içeri akmak için kendine taraf taraf köprü başları aramakla meşguldür.
Sen uyanıklık için çalışıyorsun!

Aziz Ocaklı,

Sen Türk’ün gören gözü, duyan kulağı, uyanık vicdanısın. Evvelkinden başka, yeni fâtih milletler uzun yollardan gelerek müdafaa mesafelerini aştılar, anayurdunun hudutlarına gelip yerleştiler; ufacık ada kırıklarına yapışarak sahillerine sokuldular.
Aziz başın yastığının üzerinde derin uyumasın!
Sen ihtiyaca yardım edeceksin!
Memleketin hangi köşesinde isen, Ocağınla beraber o yerin ihtiyacına yardım edeceksin!
Vaktiyle dediler ki:
Ocağının mihrabı önüne parti düşmanlıkları ile gelenler, bu düşmanlıkları unuttular; ne büyük netice!
Bugün diyorlar ki:
Ufacık köy mektebinin kızları,şehir çocukları gibi temizliğe dost oldular; ne mübarek netice!
Kardeşlerinin kalbini avlamak için yabancıların uzak bir sâhilde açtıkları hastahâne, Ocağının küçük hastahânesi karşısında kapanıp gitmeye mecbur oldu.
Ne güzel gaza, ne güzel bir zafer!
Daha yolun uzundur, daha çok tırmanacaksın!
Olduğun yeri güzelleştir, intizamı te’sis et, hakkı tanı ve tanıt!
Gün içinde değil, zaman içinde düşün; kalbinden bir ân tarih hissi eksik olmasın. İhtirasa ve kıskançlığakarşı mücadele et!
Türk târihinin, Türk ruhunun en korkunç yarası, bu kıskançlıktır.

Aziz Ocaklı,

Kalbimde ve dimağımda iyi ve güzel ne varsa senin emrettiğin hizmet yolunda
kullandım.
Tesellim odur ki; sen bunların daha güzelini söyleyecek ve beni bir baba kalbiyle mağrur edeceksin.

         Aziz Ocaklı,

         Yol daha uzundur, yapılacak şey yapılandan daha büyüktür, fakat; târihinin engin ufuklarından gelen ve senin genç ciğerlerini şişiren rüzgâr; Ocağının mukaddes ateşini durmadan parlatacaktır, çünkü: “ufak ateşleri söndüren rüzgâr, büyük ateşleri yakar!”

 

Anma Takvimi, Edebiyat, Kültür/Sanat, Öncüler, Unutulmaz Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türk İli Zeybeklerine / Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU

Türk İli Zeybeklerine 

Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU

Bu kitabı, sizi düşünerek sizler için yazdım. Bela gece­lerinde yaşım sızarak yüreğim sızlayarak yazdım.
Ey Türk! Bu satırlarda mazinin destanlarını, senin hâli­nin ayrılıklarını söylemek ve inlemek istedim. Bir keman gibi…
Bu kemanı ana vatanın sinesinden yonttum. Tellerini kalbinin damarlarından çıkardım. İstedim ki bu sazın ahen­gini yalnız sen duyasın. Bu acıklı iniltiler yalnız sana dokun­sun.
Cihanın tarihi, vatanı uğrunda senin kadar uğraşan, ka­nını döken bir millet daha gösteremez. Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanmamıştır. Bu vatan, ya senindir ya kimsenin!
Dünyanın her tarafındaki taşsız mezarların, azametinin malikâneleridir.
Göğsünde tutuşan gönül, gönül değil cephane oldu. Bu uğurda parçalandıkça kinin ve feyzin çoğaldı.
Ey zeybek! Bu kitabın yapraklarını hançerinle yırt ve hançeri, onun kalbinin üzerinde bırak! Bundan sonra silahı­nın siperi bir kitap olsun.
Ey yurttaşım, Senin boynuna geçirilmek istenen esaret halkası, ne bir gem; ne de bir tasmadır. Boyunduruk altında olduğun hâlde, sen üşürken düşman ocakları için sana odun­lar; sen açken düşman sofraları için sana buğdaylar taşıta­caklar. Gençleri kanda; tazeleri gözyaşlarında boğmak isti­yorlar.
Asırlardır, dinin milletin aşkına başına yağan, sonu gelmez bir beladır… Yurdun, nihayetsiz bir Kerbela’dır… Memleketin, içinde cenaze namazı kılınan, cenaze duası okunan bir mabed hâlini aldı. Ne yoncan ne de yongan kaldı. Bir Allah’ın bir Muhammed’in kaldı.
Çile çekmeyen varlığını duyamaz. Bundan sonra duy ve anla ki medeniyet denilen büyük gürültünün anlamı maki­nedir ve makineyi Avrupa’nın elinden aldığın vakit, senin ruhunun onunkinden daha asil, senin kalbinin onunkinden daha temiz olduğunu meydana koyacaksın. Senin de dükkâ­nım, tezgâhım fabrika ile sapanını, tırpanını makine ile pazı­nın emeğini, öküzünün gücünü buhar kuvvetiyle değiştirdi­ğin zaman; alnının onunkinden daha yüksek olduğunu gös­tereceksin. Bunu göstermeye çalışmalısın. Rahat bırakırlar­sa…
Vaktiyle Çin ve Hint’in medeniyetleriyle İran’ın feyzini birleştirdiğin gibi; bugün de Avrupa’nın irfanını Asya’ya ileteceksin. Ey kervanbaşı yürü!
Bir Cuma namazından sonra çoluk çocuğun ile beraber cılız davarlarının otladığı yamacın ötesinde derenin başında­ki çağlayanların yanında; çınarın gölgesinde otur. Mavi yel­dirmeli sarı başörtülü Ayşeciğini, güneşten saçları sararmış, yüzü kararmış yavrularım etrafına al. Yaralı, geniş göğsünü girdaba ve rüzgâra aç.
Senin için ben ağlarım
Benim için kim ağlasın?
diye gürüldeye gürüldeye çağlayan, köpüren sinesini taşlara çarpa çarpa kabaran atılan derenin karşısında başından ge­çenleri düşün. Tükenmez düşmanları, tükenmez savaşları, tükenmez kanları düşün ve bu çilelerin sebepleri kalbinde dimağında coşsun ve durulsun. O zaman arslan gibi; ölme­nin ecrinin insan gibi yaşamak olduğunu anla! İnsan gibi yaşamaya, efendi gibi yaşamaya, ataların gibi yaşamaya az­met.
Evladarına temiz ve mamur taştan bir ev, temiz ve mamur, bilgili bir dimağ bırakmaya ahdeyle. Ahdini, ailenin evladının alnına kondurduğun sıcak öpücüklerle imzala! İşte o zaman Ayşeciğinin alkır gülüne benzeyen kınalı parmakla­rı, bu sayfaları çevirsin. Kanatlı hercai menekşeler gibi; kele­bekler ekinlerin sessizliğinde uçuşurken bu kitapçıktan bir­kaç sayfa okunsun. O sırada çehrenizde parlayacak bir tatlı gülümseyiş, bir ılık yaş, çocuklarınızın melul ruhunda belki bir ışık, bir rahmet olur.
Akşamüstü gün batarken ak öküz kağnıyı köyün çeşme yalağı önündeki çamurlu yoldan sürüklediği, caminin imamı, minareden kızıl meydana gömülen güneşe telkin verdiği zaman; çağlayanlar seyrinden kulübene dönerken ufukları delip daha öteleri görmek istercesine bakışların dalsın ve derinleşsin. İşte o zaman, Hazret-i Muhammed’in feyzinden gönlünde de bir sönmez çırağ; Yavuz’un damarından sende de bir damla kan, Alparslan’ın yelesinden sende de bir tutam saç olduğunu hatırla ve evladını ona göre hazırla!..
Bu satırları yazarken masallarımı süslemedim. Senin ruhun gibi; sade olmasını istedim. Ötesinde, berisinde…
Eğer varsa, göreceğin özentiler sana beğendirmek, gu­rurunu okşamak içindir. Gurur! O, her Türk’ün yaratılışın-dadır. Biz, birbirimizi bundan tanırız değil mi?…
Bu masallar ile arzu ettim ki, senin firuze ruhuna tatlı bir renk, altın kalbine parlak bir cila vereyim. Görüyorum o renk siyah oldu, o cila donuk… Matem günlerinin taksira­tı…

Şişli, 20 Mart 1338 (1922)

Edebiyat, Kültür/Sanat, Öncüler, Tarih, Unutulmaz Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kâbil Niçin Yanıyor? / Ergeş UÇKUN

Kâbil Niçin Yanıyor?

 Ergeş UÇKUN

 Çeviren: Ersin Özarslan

Hergün Avrupa ve Amerika gazetelerini açtığımızda “Kabil yanıyor! Kabil yanıyor!” başlıklı yazılarla karşılaşıyoruz.
Gerek yolda, gerek işte, haberleri dinlemek için radyoyu açtığımızda, Amerika’nın Sesi, Münih’teki Hürriyet Radyosu ve BBC bültenlerinin aynı mesajı farklı dillerde yaydığını duyuyoruz: “Kabil yanıyor! Kabil yanıyor!”…
Yorucu bir iş gününün sonunda, akşam yemeğinin ardından koltuklarımızda oturup, bir yandan sevdiğimiz meşrubatı yudumlarken öbür elimizdeki televizyon “açkı”sı ile televizyon kanallarını aşağı yukarı tararken, hemen hemen her kanalda sunucuların değişik ses tonları ve ayrı ayrı yüz ifadeleriyle “Kabil yanıyor! Kabil yanıyor!” mesajını verdiklerini görüp işitiyorsunuz. Fakat hiç bir medya mensubu, bu yangının ne zaman ve nasıl başladığını söylemek istemiyor. Biz bu yazımızda Kabil’in yanış, daha doğrusu yakılışının hikâyesini anlatmak kararındayız.
Kabil, benim memleketim olan bugünkü Afganistan’ın başşehridir. Seneler seneler önce, yani bu topraklar “Afganistan” diye adlandırılmadan evvel, Kabil meşhur, müreffeh ve mesud bir şehirdi. Gören cennet bahçesi zannederdi. Kabil’in kardeş şehirleri olan Gazne, Herat, Belh, Bedehşan, Hive, Harizm, Taşkent, Semerkant ve diğerleri kendi zamanlarının Paris’i, Londra’sı ve Roma’sı idiler. O zamanlar bu günkü New York şehrinin adı bile yeryüzünde yoktu. Üstelik buradaki meşhur Dünya Ticaret Merkezi’nin (Worl Trade Center) bulunduğu yer bir bataklık, bir çamur deryasıydı.
Buna karşılık Gazne, İran ve Hindistan’ın olduğu kadar, Kuzey Kutbu’nu da içine alan büyük ve geniş bir sahanın da başşehri idi. Gazne bilim adamlarının, filozofların, sanatkârların şehriydi. Gazne Dakikî, Farukî ve en meşhurları olan, yedi muhteşem ciltlik Şehnâme’nin müellifi Firdevsî gibi kırk bin şâirin de şehri idi.
Dünyanın insanlık için ilk aydınlanma / uyanma / ronesans faaliyeti, kansız ve ihtilâlsiz bir şekilde, bir başka dünya harikası olan Herat’ta doğmuş, neşvünemâ bulmuştu. İnsanlık asırlar sonra bu aydınlanma hareketinin bir örneğiyle Fransa’da kan ve giyotinle birlikte karşılaşmıştır.
Bu süre içerisinde Herat, Musalla Medresesi gibi büyük mimarî abideler merkezi, Mevlana Câmî ve Mir Ali Şîr Nevaî gibi alim ve sanatkârların, Behzad gibi minyatür üstadlarının vatanı olarak her türlü cazibenin odağı durumundaydı. Gerek Herat ve gerekse Asya’nın benzeri bölgeleri insanın bir kere gidince bir daha ayrılmak istemediği yerlerdi.
Meşhur Buhara hükümdârı Ebu Nasr, Herat’ı ziyaret edince hayran oldu ve oraya yerleşti. Baş şairi Rudekî, Şahı Buhara’ya döndürmek için meşhur Muliyân Kasidesi’ni yazıncaya kadar orada oturdu.
“Muliyân’da şarıldayan suların kokusunu duyuyorum.
Muliyân güzelleri yadıma düşüyor.
Hamun sahrasının kızgın kumları ayağımı ipek gibi okşuyor.
Ceyhun’un coşkun suları atımın toynaklarını bile ıslatmıyor.
Hakan bir servi ise Buhara bir bostandır.
Bostana yaraşan servi, yerinde olmak gerekir.
Hakan bir ay ise Buhara âsumândır.
Ay’ın gökyüzünde olması gerekir.
Ey Buhara sevince gark ol ve kıvanç içinde yaşa
Yüce hakan sana misafir geliyor.”[1]
Şiiri dinleyen hükümdar unuttuğu şehrini hatırlar ve taht şehri Buhara’ya geri döner.
Aynı Hikâye, Amcasıyla Avrupa’dan Asya’ya seyahat eden genç ve yakışıklı delikanlı tarafından, başka bir asırda gene Asya’nın çekiciliği babında anlatılmıştır. Asyanın bu çekici ve davetkâr coğrafyasını gördükten sonra, genç adam, etrafındakilerin Avrupa’ya dönüş konusundaki arzularına muhalefet ederek, uzun bir süre buralarda yaşamıştır. Bu genç delikanlı dünyaca tanınan Marko Polo’dur.
Kabil’in kardeş şehirlerinden biri eski Belh’dir. Tarihçiler bu şehri “Ümmü’l-bilâd” yani “Şehirlerin Annesi” diye adlandırmışlardır. Avrupalılar, Belh şehrini Makedonya’lı İskender’in uğrayışından sonra Baktirya diye adlandırdılar. Burası aynı zamanda “Ari ırkın doğduğu yer” olarak da bilinmektedir.
Burası medeniyetin başladığı, ilk şehrin kurulduğu, toplum savunması için ilk hisarların yükseldiği ve ilk düzenli ordunun kurulduğu yerdir.
Belh, aynı zamanda büyük insan mimarı, eşsiz mutasavvıf, hümanist Mevlana Celâleddin-i Belhî, daha sonraları Rumî’nin de doğum yeridir.
Hive bir zamanlar bu toprakların bir parçasıydı. Cebir, trigonometri ve uzay geometrisinin kurucusu ve bugünkü hesap makineleri ve bilgisayarların atası olan sürgülü hesap cetvelinin mucidi olan El-Harizmî Hive’de doğmuştu.
El-Harizmî, bugün insanlığın içinde bulunduğu “Sürat çağı”nın en gerçek ve en saygıdeğer hazırlayıcısıdır. İstisnasız bütün dünya El-Harizmî’ye şükran borçlusu durumundadır.
Semerkant ve Buhara tarihçilerin bildiği en eski şehirler olup, birçok şiirin konusunu teşkil etmişlerdir.
“Semerkand saykal-ı-sû-yı zemin est
Buhara kuvvet-i islâm u din est”
Yani,
Semerkand yeryüzünün parıltısı, süsüdür,
Buhara ise İslâm dininin ve imanın kuvvetidir.
Aksak Timur dünyanın en iyi mimarlarını getirerek Semerkand’ı dünyanın parlayan yıldızı denecek şekilde mamur etti. Meşhur İran’lı şâir Hafız-ı Şirâzi; bir şiirinde Semerkand’ı sevgilisine hediye eder. Fakat Timur Şiraz’ı alınca, bu eli açıklığı ve gani gönüllülüğü yüzünden sıkıntıya düştüğü söylenir.
Bugün insanlar sevgililerine altın, gümüş ve mücevher hediye ediyorlar. Fakat Hafız-ı Şirâzi’nin hikâyesinden, sevgililer için bildiğimiz mücevherâtın dışında başka değerli hediyeler olduğunu öğreniyoruz ki bu Kabil’in kardeş şehri Semerkant’tır.
Gazne, Belh, Herat, Hive, Semerkant ve Buhara bugün için için yanan Kabil’in kardeşleridir.
Eski Gazne’de yaşayan kırk bin şairden biri, uzun bir ayrılıktan sonra döndüğünde özlediğicennet şehri yerinde bulamaz ve ağlamaya başlar:
“Şehr-i Gazneyn an est ki men didem per”
Yani, iki Gazne şehri-yukarı ve aşağı Gazne- benim vaktiyle görüp bildiğim şehirler değil.
Evet, Kabil yanıyor. Kabil, kardeşleri yakıldığı günden beri için için yanıyor.
Evet, Kabil hem içerden, hem dışarıdan yanıyor. Kabil içerden için için bir kederle, dışarıdan alev alev bir zulümle yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. Kabil, bu toprakların adının, “Turan”dan “Afganistan”a çevrildiği günden beri yanıyor. Kabil bir Turan şehri iken güzel, zengin, mamur ve kuvvetliydi.
Evet Kabil yanıyor. Kırk bin şairin şakıdığı cennet bahçelerinin şehri güzel Gazne yakılıp küle karıştığı günden beri Kabil için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor, ilk rönesansın doğduğu bu eşsiz yerler, meşhur hükümdarların sayfiyeleri, ilim ve kültür yuvası medreseler tahrip edildiği andan beri dünyanın bu güzel şehri Kabil için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor, logaritmanın, “sürat ve uzay çağı”nın doğum yeri Harzem’in insanlıktan mahrum bir cahiller sürüsü tarafından talan edilerek yakılıp yakıldığı günden beri Gazne için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. İnsan türünün doğum yeri, dünyanın ilk şehri ve ilk kalesi, tasavvufun ve hümanizmanın vatanı olduğu kadar dünyanın en meşhur âlimlerinin de meskeni olan Belh şehrinin kıskançlık ruhuyla tahrip edildiği günden beri Kabil yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. Maneviyatın kuvveti Buhara ve kainetın parlak yıldızı, yeryüzünün süsü Semerkant ahlâksız, yeteneksiz, kaba ve zalim eller tarafından dünya yüzünden silinip süprüldüğü andan beri Kabil için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. Fakat bu onun son yanışıdır. Bu kere Kabil pisliklerden temizlenmek, arınmak için yanıyor.
(Bu yangınların sebebi her zaman zehirli eşek arıları olmuştu).???
Bu sefer, Kabil son defa olarak, yanışının gerçek sebepleri ile birlikte yanacak ve “yanma sebebi” bir daha asla geri dönemiyecektir.
Bu defa, benim güzel şehrim Kabil, Babur Şah’ın sevgili şehri ve bütün kardeş şehirler bütün pisliklerden temizlenerek Allah’ın izniyle kurtulacak ve yeniden kurulup yüceleceklerdir. Bu böyle bilinsin ki Kabil bir daha asla yanmayacaktır. [2]

——————————-

[1] Menkıbeye göre Rudekî’nin bu meşhur şiirini dinleyen hükümdar çok etkilenir ve çizmesinin tekini giyer. İkincisini giymeden atına atlar ve yolda giyer. Rudekî de bu kasidesiyle ün kazanır. Kasideye adını veren Muliyan semti ise, Buhara’da bahçeleri, arkları ve suları ile meşhur bir mevkidir. (Çevirenin notu)

[2] Bu yazının aslı İngilizce olup, Çapandaz Cemiyeti tarafından Trenton, New Jersey’de (ABD) yayınlanan Çapandaz (Chapandaz) mecmuasından alınmıştır. (Çevirenin notu)

KAYNAK: Arslan Küçükyıldız, Çapandaz, Bengü Yay., Ankara-2012, s. 136-140.

Siyaset, Tarih, Unutulmaz Yazılar kategorisine gönderildi | Yorum bırakın