“Yüreğimizle ağladık.
Yüreğimizle!… .
Senin Yüzünden…
Ruhumda darb izleri var…
Dağ delermişsin Ferhat…
Gel de del bakalım şu dağları!
Vardiyalı hafriyat amelesi gibisin benim yanımda.
Bir görseydin deldiğin dağları Ferhat… ” (*)
Başkent Ankara’nın göbeğinde
Hüseyin Gazi dağının eteğinde
Mamak Guantanamo…
B Blok 7. koğuş…
“Yedinci goğuuuşşş, rahat, hazırol, koşar adııııım havalandırmaya.. marş..!”
“Ne.. mutlu.. türküm.. diyene.., koşar adım sayyy..!”
Havalandırmaya slogan bağırarak ve uygun adım koşarak çıkarken, kapıya yakın
erler ”hızlı goşun laan, bağırın laaagn..!” diye höykürürken, havalandırmaya yakın askerler de üç basamaklı merdivenden düşmememiz için; “yavaş koşun laagn, sesiniz çıksın laaan..!“ diye bağırarak bir taraftan önüne geleni neresine gelirse jopluyorlardı.
Bir elimizle ensemizi, bir elimizle hayalarımızı gelen darbelerden korumaya çalışıyorduk.
Havalandırmada üç tur attıktan sonra komutlar doğrultusunda hizaya dizilip yerimizde
saymaya başladık. Erler aramızda gezip, sesi çıkmayanları jopluyorlardı bir taraftan…
Az sonra, iki tarafında yüzlerinde gaz maskeleri, ellerinde pimini çekmeye hazır
gaz bombaları bulunan iki erle, nöbetçi subay belirmişti kapıda.
Malum komutlardan sonra, “soldan say” komutuyla “bir.., iki.., üç.., dört..diye bağırarak
olduğumuz yere çöküyordu herkes. Ben 26. Kişiydim, yüksek sesle bağırdım ve çöktüm.
Çok seri bir şekilde sayım devam ederken 27. kişi ve sonrasında cılız sesler gelmeye
başlayınca erlerde de hareket başlamıştı.
“gözlüklü çık laaagn..!’
Tekmil verip, iteklemesiyle taş duvarın dibinde buldum kendimi…
Diğer çıkarılanların ne yaptığına bakarak duvara karşı yüzüm dönük hazırolda beklerken
her an bir süprizle karşılaşacağımı anlamıştım. Koğuşun yarısı duvar dibindeydik.
“120 son, yedinci koğuş emir ve görüşlerinize hazırdır komutanııııımmm..!”
“Andımızaaaaaaa…….. Başla..!
“Türk’üüüüm, doğruyuuuum, çalışkanıııım. Yasaaaam büyüklerimi korumak, küçüklerimi…..!
Andımızı yüksek sesle bağırmayanlardan bir kaç kişi daha çıkarılmıştı sıradan…
“Yüksek sesle bağırmayanlar, emirlere karşı gelenler..!
Biz emirleri uygulatmaktan bıkmayız”
Yüksek rütbelinin bu nazik! hitabından ve eliyle 5 işareti yapmasından, neden sıradan
çıkarıldığımı anlamış ve oradaki en büyük hatamı yapmıştım.
“Komutanım ben bağırdım” demeye kalkışınca eliyle 10 işareti yapmıştı
sinirli bir şekilde…
Er büyük bir zevkle ve iştahla emri yerine getiriyordu. İkinci joptan sonra elimi kaldıramaz
olmuştum, diğer asker elimi tutuyordu. Acı içinde kıvrandığımı gördükçe daha şiddetli vuruyordu. Yedinci jop avcumla beraber koluma da gelmiş, bileğimdeki metal kordonlu saat parçalanmıştı. Bayılacak hale gelmiştim. Saatın parçalanması eri insafa getirmişti. Daha yavaş vurduğu joplardan sonra yerime geçmiş, aynı komut ve joplanmalarla
koğuşa sokulmuştuk.
Bardaklı el masajı yaparken, arkadaşların muzip tebessümlerinden neler olduğunu anlamıştım.
Koğuşta ülkücü olarak 26 kişiydik, Diğer koğuş sakinleri olan çeşitli fraksiyonlara mensup
solcuların aralarında aldıkları kararla idarenin verdiği her türlü emre ve kurala muhalefet
ederek direniş gösteriyorlar ve bu vesileyle mensuplarının idareye olan kinlerini daha canlı
tutmalarını, yoldaşlarının bilinçlenmelerini sağlıyorlardı. Dolayısıyla en basitinden yüksek sesle bağırmamak gibi pasif direniş uyguluyorlardı.
Bizimkiler de, herşeye rağmen asker bizim askerimiz diyerek, kurallara azami dikkat ederken, muziplik olsun ve pişsin düşüncesiyle koğuşa son gelen ülkücüyü, solculardan bir önceye koyarak, malum akibeti hazırlıyorlardı.
Dikkatli olmadıktan sonra sayımlarda ülkücünün sonuncusu joplanmaktan kaçamazdı.
Onun için, başka sayımlar da Adana davasından bağırınca yeri göğü inleten 1,98 lik,
İbrahim Ethem Adıyaman son kişimiz olarak sıraya dizilirdi. Adeta küçük bir devi andıran,
Ethem abimiz yine de kurtulamazdı garibim joplardan… Tekmil vereceği zaman soyadı
olan Adıyaman’ın yanına bir de memleketi Adana’yı ekleyince,
“dalga mı geçiyon laaaagn” diye joplanır, durum anlaşıldıktan sonra üstüne üstlük
bir de dalga geçilirdi. “Abi soyadını söyleme” desekte, alışkanlık olsa gerek bildiğini okurdu… Ranzaya sığmadığı için yatarken ayakları hep dışardaydı,
“napiciik…”li şivesine bayılırdım.
Sayımdan sonra yatmak, konuşmak, ders kitapları haricinde kitap okumak yasaktı,
Zaten Kuran- Kerim dahil bütün kitaplar toplatılıp yakılmıştı ihtilalde…
Bir tek önceki günün sansürden geçmiş gazeteleri vardı.
Herkes ranzalarının üstünde çömelmiş, reklamlarına, bulmacalarına varıncaya kadar
gazete okuyor, veya fısıltayla muhabbet etmeye çalışıyordu.
Koğuşta azınlık olduğumuz için demir parmaklık kıyısında bizler kalıyorduk.
Dolayısıyla nöbetçi erin devamlı gözetimi altında her hareketimiz kontrol altındaydı.
Arkadaşlarımızda bir hareketlilik ve heyecan görünce bir şeyler olacağını tahmin etmiştim.
Sormama gerek kalmamış, az sonra, rap rap ve sloganlar arasında, koşar adım marşla
askerlerin arasından koridora giren gurubun en önündeki tanıdık simayı görünce koğuştaki
ülküdaşlarımın heyecanını anlamıştım.
Muhsin Yazıcıoğlu el sallıyor, selam veriyordu. Yüzünde hiç bir zaman eksik olmayan o sıcak tebesümüyle… Muhsin Beyin 9. koğuşu spora çıkmıştı.
Hal lisanıyla adeta “bugünler de geçecek, sabredin, görecek güzel günler var”
dercesine yaydığı enerji, sinirlerimizi gevşetiyor, benliğimizi sarıyordu.
Arkadaşlarımızın, bilhassa kıdemli yardımcısının gözlerinin neminden, heyecanlarından
Muhsin başkana duydukları sevgi ve muhabbeti görüyor, motive olduklarını anlıyordum.
Verdiği morale karşılık yüzündeki işkence izleri, çektiği tarifsiz çilelerin acısı,
kendi acılarımızı unuturuyordu sanki…
Kıdemli yardımcımız, biraz sonra bizim de spora çıkacağımızı, dikkat etmem gerekenleri
fısıltıyla anlatırken, ilk defa yüzüne dikkatli bakınca tanıdık geldiğini farkettim,
Ancak ilk geldiğimizde kendisini tanıttığı için ayıp olmasın düşüncesiyle ismini tekrar
sormaya cesaret edemedim. Herkes, saç sakal, bıyık traşlı ve çektikleri çilelerden
kilo kayıplı olduğu için tanımak ta zordu zaten.
Sayım benzeri bir operasyonla biz de havalandırmaya çıkarılmış, askeri veya türkü tarzı
marşlar eşliğinde koşar adımla spora başlamıştık.
Belki orada yaşanılan en güzel saatlerdi spor saati…
Türküleri hep bir ağızdan söyleyerek koşmak zevkliydi.
Her ne kadar, çavuşun arada bir verdiği, komando dansı, ördek yürüyüşü, sürünme cezalarıyla ve yediğimiz joplarla azap haline gelse de havasız koğuştan dışarıya çıkmak, gökkubbenin altında temiz havayla buluşmak bir nimetti bizim için.
Çavuşumuz insan birisiydi. Karadeniz şivesiyle arada bir nasihat eder,
“emirle hareket ettiklerini, bize eziyet etmekten zevk almadıklarını, ancak yapmadıkları
takdirde kendilerinin eziyet gördüğünü” anlatarak, kurallara uymamız gerektiğini söylerdi..
Bir saatlik sporun ardından tekrar koğuşlara tıkıldık.
Alarm sesi gibi zil çalmaya başlayınca, herşeyin “pavlovun köpekleri” misali zil sesiyle
yapıldığını farkettim. Yemek saati haber veriliyordu. Hergün iki kişi yemekhane nöbetçiliği
yapıyor, karavanayı idareden alıyor, yemekleri dağıtıyor, daha sonra bulaşıkları yıkıyorlardı. Karavanayı alıp gelesiye kadar, sayısız tekmil veren ve jop yiyen nöbetçilerin adeta cenazesi geliyordu koğuşa…
Bu kadar zahmete karşılık, yemekler yenilir olsa yine gam çekmezdi insan.
İki çeşit yemeğin, birisi kurtlu fasulye, mercimek, kapuska, vb…ise ikincisi taşlı pirinç
veya bulgur pilavıydı. Kulakları çınlasın Vejdet Ersoy ve Hayrullah Öztürk’ün sihirli
elleriyle, yenilebilir hale geliyordu yemekler…
Bütçemiz çok kısıtlıydı.
Fakir aile çocuklarıydık. Parası gelen nadirdi.
İdareli harcamak zorundaydık. Sigara sayı ile dağıtılıyordu.
Kantinden yiyecek almak yerine, salça ve değişik baharatlar alarak, arkadaşlarımızın
yaptığı mükemmel karışımla, modern gıda teknolojisinin bugün bile ulaşamadığı
muhteşem! bir lezzete dönüşüyordu yemekler, iki kişiye bir kepçe ile ne kadar doyulursa…
Milli ve dini bayramlar da, tatlı çıkarılırdı bazen. İrmik tatlısı, veya revani gibi.
Bir bayram günü, ismiyle müsemma Hayrullah Öztürk’le beraber arkadaşlarımızın yaptığı,
etimekleri süt ile ıslatarak üzerine, kakaolu bisküvileri, şeker karışımlı sütte eriterek
süslediği meşhur “Mamak Tatlısı”nın tadına bir daha varamadım ömrüm boyunca…
Öğleden sonra Atatürkçülük dersleri başlamıştı. Nöbetçi askerin emirleri doğrultusunda,
hep bir ağızdan İstiklal Marşının on kıtasını, Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe“sini,
“Türk Ordusuna Değişmeyen Mesajı“nı, “Nutuk“’u……okuyup ezberliyorduk.
“Atatürkçülük ve Devrimcilik” isimli kitap, elden ele dolaşıyor,
yarım sayfa yüksek sesle okuyan bir diğerine veriyor, okunmaya devam ediliyordu.
Öğrendiklerimizin sınavını, her asker her fırsatta yapıyordu zaten.
Not olarak; bilirsen mükafat! olarak iki, bilemezsen Allah ne verdiyse,
üç beş on yirmi… jop yiyorduk.
Karavanaya, görüşe veya nereye gidersek gidelim mutlaka, “İstiklal Marşı”nın dördüncü veya yedinci veya dokuzuncu kıtasına, Atatürk’ün “Hitabeleri”nin ikinci veya üçüncü paragrafına başla..! komutuyla, yüksek sesle bağıra bağıra aklımıza neresi gelirse okumaya başlıyorduk. Tereddüt eden daha çok joplandığı ve
zaten askerin kendisi bilmediği için, sonraki günlerde acemiliğimizi atıyor,
aklımıza eseni okuyorduk.
Tabi kazara askerlerden durumu anlayan çıkarsa vay haline…
Kitabın en arkasında, hamasetli ve ağdalı bir dille yazılmış,
“kurtuluş savaşı”nı anlatan bir okuma parçası vardı;
“Ödemiş’li yörük Ali Efe yetişti, yettim emret paşam!…dedi..”
diye uzayıp giden bir parça…
Sağcısıyla solcusuyla bütün koğuşun tek neşelenebildiği, gülebildiği, eğlenebildiği
zaman dilimi, o yazıyı okuma anlarıydı… İsimleri, koğuştakilerin isimleriyle değiştiriyor,
gülmekten kırılıyorduk.
“Menemenli Metin Efe yetişti, yettim emret paşam..! dedi”
Gülmeye ihtiyacımız vardı…
………………………………………..
(*) Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu / Senin Yüzünden
Adnan Şenel
Arslan Tekin
Editor Notları
Fuat Yılmazer
Gültekin Öztürk
Hayati Bice
İhsan Kurt
İskender Öksüz
Kürşat Tecel
Lütfi Şahsuvaroğlu
Metin Bozdemir
Sadi Somuncuoğlu
Saffet Kuramaz
Hakkı Selçuk Bekar
Servet Şahin
Şükrü Alnıaçık
Unutan Unutulur